
‘Ya gerçekten bütün yaşamım yanlış olsaydı.’ (Ivan İlyiç)
İlk nerede dinlediğimi hatırlayamıyorum ama dinlediğimde duyduğum hissi anımsıyorum. Şarkı derin bir acı ile kulaklarımdan girip ruhuma yol bulmuştu. Meğer ne çok yaram varmış kanayan. Meğer kanla beslenen ne çok öyküm birikmiş. Şarkının sözleri kurşun gibi gelip kalbimi bulduğunda, çoktan içinde bulunduğum ortamdan başka bir âleme yelken açmıştım. Sanki dünyada yalnız ben vardım ve acı sadece benim üzerimde şık duruyordu. Yüzüme inen acı, bedenimde karar kılmış sessizce ruhumu hâkimiyetine almıştı. Dün ve yarın endişesini bir şal gibi üstümden atarken ânın çocuğu olmuştum. Ve ânım acıdan ibaretti. Hâlbuki bir zamanlar ellerimle giydirirdim hayatı, harflerden arınmış sözlüklerle konuşurdum. Bir zamanlar…
Ölürsem yalnızlıktan
Ve senin kötü kalbinden
Fikrimin dikenlerinden
Batıyorsun, hâlâ derinden
Ölüm geldi bir an. Bir an düşüncelerimin bir virüs gibi bedenimi yediğini fark ettim. Hayatım; anlam gözetmeden birleşen harfler gibiydi. Bir anlam bütününe sahip olamamış harfler yığını.
Acıyor, acıyor, acıyor
Her yolu denedim, bitmiyor
Kalbimin ortasına bıraktın aşkını, batıyor
Acı bir ahtapot gibi bedenimi ve ruhumu sardığında anladım bir ömür bu ateşi kalbimde taşıyacağımı. Ve anladım kalbin acı çekmek ile arasındaki derin ilişkiyi. Acının kollarıyla sıkılırken bedenim; anladım insanın hüzne dönük yaşadığını. Ve anladım kişiye anne karnından başka rahat yer olmadığını. Yaşam ki köstebek…
Sakın gelme istemem
Çok korkuyorum senden
Bu muammalı halden
Çek çıkar elini kalbimden
Her ne kadar bu işin hepten bitmesini, gönlümün sükûna ermesini dilesem de bir tarafım hayır diyordu. Hayır ve yine hayır. Zeki, Demirkubuz’un ‘Kader’ filmi canlandı gözümde ne diyordu Bekir;
“Geçen yine çocuk hastaydı, ilacı bitmiş, almak için dışarı çıktım, sağa sola saldırıp nöbetçi eczane arıyoruz, birden durup dururken içim cız etti. Bir baktım gene aynı karın ağrısı, öyle özlemişim ki seni… Dönerken bir meyhane gördüm, içeri girdiğimi hatırlıyorum, bir de rakıya yumulduğumu. Arkasından en az dört cigaralık. Gözümü bir açtım, karşımdan karlı dağlar geçiyor, bir daha açtım, başımda bir çocuk; kalk abi Kars’a geldik. Otobüsten indim, yürümeye başladım. Dedim Allah’ım ben neredeyim? Burası neresi? Sonra güç bela burayı buldum, kapının önünde durup düşündüm, dedim Bekir, bu kapı ahret kapısı, burası sırat köprüsü. Bu sefer de geçersen bir daha geri dönemezsin. İyi düşün dedim. Düşündüm, düşündüm ama olmadı. Dönemedim. Sonra bak oğlum dedim kendi kendime, yolu yok çekeceksin, isyan etmenin faydası yok, kaderin bu. Yol belli, başını eğ usul usul yürü şimdi…”
Bin türlü ihtimali düşünüyorum
Aklına gelmiyor muyum bilemiyorum
İhtimal kalmadı onu da biliyorum. Kalmayan ihtimallere tutunmaya çabalarken, her geçen gün düşüp boğuluyorum. Düştükçe kalkmak için sana tutunmak istiyorum ama nafile. Ellerim boş, maziye uzanıyorum. Yokluğunun inanılmaz keskinliği gövdemi yararken kanla temizlenir diyorum öfke. Aşk kadar zehirli üzüm salkımları yerken saçlarım rüzgâra yakalanıyor. Allah’ım ben en çok seni sevdim.




