
Hande Hanım, ithal sevgililer gününün kendi anlam dünyasında ne ifade ettiğini yazmış, içi cız ederken.
***
Sevgililer Günü’ne binaen, siz çok sevgili okurlarımı eğlendirecek bir yazı yazmak için debelendim durdum. Beceremedim fakat. Hayatım da beceremediğim şeylerle dolu. Misal, şu saatte antin kuntin şeyler okuyacağıma akademik çalışmalara kendimi yöneltsem yahut roman yazma çabalarına girişsem vatana ve dahi millete daha bir hayrım dokunacak. Neyse, yine dağıldım sevgili okur. Sevgili diyorduk ya, günü de var. Mevzu o.
Annemin arada bir aldığı kuşe cırtlak kâğıda basılı kadın dergilerini kurcalayıp, hayvani fiyatlı Sevgililer Günü olası hediyelerine bakıyorum. “Hande Hanım, kedi uzanamadığı ciğere mundar dermiş sendromu senin yaşadığın!” demeyin cânım okur. Vallahi bak. Zira şu erkek milletinden almadığım hediye kalmadı bugüne değin, en pahalısından en dandiğine kadar...
Bu kadar hüzünlü hikâyesi olan bir şeyi vıcık vıcık kutlamaya devam etmenin hiçbir manası yok, uzatmayalım. Kutlama yapılmaz, hem böyle ölümü olan günlerde. Anma yapılır. Hikâyeyi anlattırmayın. Kapitalizme de laf söylettirmeyin. Ben bu satırların bazılarını bazen Starbucks’ta yazdım. Zaten bazen, her şey çok başka sevgili okur.
Sevgililer Günü’yle ilgili anımsadığım, benimde hüzünlü bir hikâyem var. Hüzünler paylaşılınca ne olur, ben hâlâ çözemedim, o yüzden denemeye devam ediyorum. Hemen bir aşk hikâyesi beklediniz, değil mi? Avcunuzu yalarsınız. Ben unumu eledim, börek yaptım, eşimi besleyeceğim. Hayattaki yegâne amacım bu şimdilik.
“On Şubattı, okuldan gelmiştim, annem ‘Hande eşyalarını topladım, ananene gidiyoruz kızım’ dedi. Ama ağlamıyordu. Sonra ‘senin almak istediğin şeyler varsa al’ dedi, kahverengi bavula okuma kitaplarımı ve barbilerimi koydum. Okul kitaplarımı o toplamıştı, ‘bütün oyuncaklarını toplayalım istersen’ dedi. Yok dedim. Ama hediye olanları aldık, hediyeler kıymetliymiş, bir kerede oyuncak ütümü Mine istemişti, çok ağlamıştı, ama o hediye diye veremeyiz demişti annem, yoksa ben hep verirdim başkalarına, annemde onlar senin kardeşin derdi, benim kardeşim yoktu. Bende ağlamadım, iki bavulumuz oldu, taksi çağırdık, ananeme gittik. ”
Teyzem ertesi gün, kendi odasına benim oyuncaklarımı, kitaplarımı itina ile yerleştirmiş, pembeli bir yatak örtüsü iliştirmişti, sevineyim diye. Hediye peluşlarıma sevgi ile bakıp, deli gibi ağladığımı hatırlıyorum. Sonra 14 Şubat geldi. O gece teyzem, annem ve ben yemeğe çıktık. 14 Şubat yemeği o gece yasal prosedürlerin konuşulduğu bir yemekti sadece. Teyzem hukuk fakültesinde son sınıftaydı, daha o zamanlar çok fena bir avukat olacağı her halinden belliydi. Annem “Nafaka filan istemiyorum, uğraşamam; eşyalar da kalsın, aman. Hande’ninkilerin hepsini alacağız ama...” diyordu gözlerini bana çevirerek.
Annem kendine alınan bütün hediyeleri bırakmıştı. Kuşe kâğıda basılı dergileri o zamanda vardı. Sonra çok güzel konsolu, vitrini, su yeşili koltukları, mutfağında bir yığın güzel porseleni vardı. Onları da bırakmıştı. “Hediye başkasına verilmezdi.” Ve kimi zaman “Hediye alınmazdı.” Hiçbir kıymeti yoktu yani. Hediyeler kadar önemsiz başka şey yoktu. Öyle zamanlar vardı ki eşyalarımızı topladığımız o iki bavula bile gerek duyulmuyordu. Birilerine tek taşlarını geri gönderdiğimde bunu çok iyi anlamıştım.
İçimi acıttınız, deştiniz sevgili okur. Beylere tavsiyem, tek taş almayın, ne o öyle... Hem inanın yeri geliyor on liralık tişort giyiyoruz, tek taş kelebek konmuş gibi duruyor. Kızlar, önemli değil hediye, bakın beni dinleyin, o kadar anlattım. Şimdi anladınız mı bu gün ne demekmiş?
Edebifikir

