
Yazılarını merakla beklediğimiz Hande Hanım; kapılar, eşek, büyüklenme, hava atma ve benzeri konulara değinen samimi bir yazı yazmış. Yazdıkları, yazacaklarının garantisi olan yazarımızı ilgiyle okuyacağınızı düşünüyoruz. Bu arada şunu söyleyelim ki cari sistem, Hande Hanım’ı çarklarında ezememiş…
***
Okuyacağınız yazı, bol miktarda tükenmişlik, bitmişlik, uykusuzluk muhteva eder ki; bunları yaşamayan adamın edebiyatla ne işi olsun! Şahsen, muhteşem bir ailem, işim, eşim, çoluğum, çocuğum olsaydı emin olun topunuzu tanımazdım. Topunuzu derken, hayatımızı yaşanabilir yapan tüm şairlere ve romancılara sesleniyorum. Benimkiler üstüne alınsın.
Eşeğini kaybetme halini sürekli yaşayanlar listesinde birinciliğe oynuyordum. Hatta diğer insanlar yaşamlarının ne kadar güzel olduklarını anlasınlar diye de var olduğumu sanıyordum. Mesela çok rezil bir durum olduğunda, parmakla gösterilip “Ama biliyorsun Hande Hanım’ı, o da çok çok uğraştı...” ya da “Şekerim bizim Hande Hanım, nicedir debelenip duruyor, kızcağız helak oldu” gibi acıma bildiren cümleler içinde geçiyordu hayatım. İşin kötüsü, süperwoman olmak misyonunu da üstlenmiştim. Nazi kampını aratmayacak bir iş yerinde çalışıyor, bunu yaparken yüksek lisans yapacağım; ama yazı, resim, fotoğrafa da zaman ayıracağım diye bütün çabamı harcıyordum. (Kadınlık zor zanaat cümlesini yine anmak farzdır!) Bu telâşeler ve paldır küldür sözcükler arasında, hayat kapılarını ardına kadar açmak yerine, inatla benim o kapıları kırmamı bekliyordu. Ve kırana kadar o kapının önünde tepineceğimin farkında olmasına rağmen! Bazen o kapıların önünde tepem atıp hüngür hüngür ağladığım olmuyor değildi. Ama o hain kapılar “Açıl susam açıl!” cümlesiyle ve nice dil dökmelerimle, dualarımla ilk defada hiç açılmadı şimdiye kadar.
“Nen var Handem” diye sadede gelip, lafı uzatmamı isteyebilirsiniz. Hatta , “Hani kadın yazarları, şairleri anlatacaktın sen?” diye de sorabilirsiniz. Yok arkadaş, kendim yazar, şair oldum. Hem de o varoluşsal problemlerimi en arabesk şeklimde dışavurup, bir Türk kadın düşünürü Yıldız Tilbe eşliğinde yazıyorum şu satırları... Çok beklediğim, dualar edip, adaklar adadığım bir akademik kadro işi olmadı. İşten güçten değil; ama kendime harcayacağım zamanlar için istiyordum bunu. Kitap okuduğum için para verecekler, diye istiyordum. İnanın akademisyen olup, elitist elitist tepeden bakmayacaktım size. Sokakta sivil toplum örgütlerinin kampanyalarına imza atacağım zamanlarda, bütün meslek gruplarındakiler işlerini küçük harfle yazarken, AKADEMİSYEN diye yirmi dört punto büyük harfle yazmayacaktım. “Sadrâzamın sol tarafından geliyorum!” diye salına salına yürümeyecektim. Takıldığım mekânlardaki insanlar benden bahsederken, burun kıvırmayacaktı; burnum büyük olmayacaktı çünkü. Hâlâ eskisi gibi varoş olacaktım, hâlâ proleter canlısı olarak herkesi sevmeye devam edecek, “Çok şey biliyorum ben!” diye asla ve kat’a havalara girmeyecektim.
Olmadı fakat. Eşeğimi bulacağıma hâlâ inanıyorum. Buna gerçekten inanıyorum. Ve inanmanın gücüne... Siz iyisi mi, benim için biraz inanın. Sadece bana ve inanmaya değil, edebiyatın ve sözcüklerin gücüne. Ondan anlattım. Topunuzu tanıyorum. Görüşürüz.
Edebifikir




