
Aramıza yeni bir yazar katıldı. Kendisi bir kadın. Kadınlardan nefret ediyorken, nasıl bir kadın yazar olur aranızda, diyenler çıkabilir. Hemen söyleyelim, o da kadınlardan nefret ediyor. Düşmanımızın düşmanı dostumuzdur. Buyurun Hande Hanım’ın ilk yazısı…
***
Kadın falı baktım, ya nasip diyerek. Hangisinden bahsetsem bir başkası eksik kalacaktı. Hiçbirine haksızlık etmek istemedim pek tabii. Kadınlıktandır. Hakkaniyet mevzusu. Yani fal da... Gelin ata biner, sonrasındaki nasip kısmını siz benden iyi biliyorsunuz. Fal işte, inanmayın.
Benden iyi bildiğiniz başkaca şeyler de vardır kuşkusuz. Zaten bir halt bildiğimde söylenemez, bakmayın. Hakkında hiçbir şey bilmediğimiz mevzularda uzun uzun susup, derinliği bol birkaç cümle söylemek yetiyor pek havalı görünmeye. Hele ki kadınsanız, azıcık kaleme dokunmuş, kitabı ellemiş yaratıklarsanız havanızdan geçilmez. Ötekileşiverirsiniz ne olduğunuzu anlamadan. Bir de ötekiler var. Yani sevgilileri, kocaları, kutlamaları, doğumgünleri, tatilleri, parfümleriyle var olanlar. Onlardan nefret edecek kadar kadın bir insanım mesela ben. O yüzden olayı fazlaca karmaşık hale getirmeyelim.
İşbu yazı dizisinde, “Kadından iyi bir şey çıkmaz. Fakat sen iyi yazıyorsun.” diyen dergi sahiplerine inat; şu olayı fazlaca karmaşık hale getirmeyip, aslında “öteki” olan kadınlardan bahsedeceğim zat-ı âlilerinize. Sylvia Plath’in kocasına ağız dolusu küfürler edeceğim mesela. Tezer’in pazar günlerine sirayet etmiş yağmur ve tüten soba kokularını duyurmaya çalışacak, Füruğ’un o büyüleyici Farsî sesini dinlettireceğim. Yani dilimden geldiğince. Birhan’ın keskin cümlelerine, Gülten’in akan diline, Nilgün’ün Marmarasına saygı duruşlarında bulunulacağız beraberce. Öyle ip gibi dizilerek bir dakikalık filan da değil hem, bir ömürlük. Tina Modotti’den Susan Sontag’dan bahsetmez isem hatrım kalır. Hep ben küfredecek değilim ya; Simone de Beauvior ve Virginia Woolf bu işi zamanında dolaylı yoldan ve pek de iyi becermişlerdir. Onları da anlatmazsam, vallahi bozuşuruz.
Bekleyin beni…
Edebifikir








