
İnsan, bağımlı bir varlık. İnsanın tam ve nihai özgürlüğünden söz eden dinler,
inançlar ve düşünce sistemleri, sonuçta, çoklukla farkında olmayarak, insanın
insanlığını yitirmesine yol açmaktan kendilerini kurtaramazlar. O yüzden,
insanın bu ontolojik özelliğini gözardı ederek tam bağımsızlığından sözetmek,
önce onun körleşmesine ve köleleşmesine, sonra da körleşen ve köleleşen insanın
başka insanları ve başka varlıkları “körleştirmesine” ve “köleleştirmesine” yol
açar kaçınılmaz olarak.
İnsanın bağımlılığı, her şeyden önce, ontolojik bir hakikat. Yaratılışı
itibariyle de insan bağımlı bir varlık. Bizatihi bu cümlede de gözleneceği
gibi, insan yaratılmış, yaratan değil, yaratılan bir varlık.
Varolması, bizatihi kendi iradesi ve eylemi olmayan bir varlığın, tam olarak
bağımsızlığından söz etmek, insanı tanımamak ve dolayısıyla yanlış tanımlamak
demek.
Öte yandan, insan, yaratılmışların tek bağımsızı. İnsana bahşedilen aklı,
iradesi ve ihtiyarı, insanın diğer varlıklara kıyasla, en fazla bağımsız varlık
olma özelliğine sahip olmasını mümkün kılıyor.
Ancak insanın bağımsızlığını, mutlak anlamda bağımsızlık olarak algılamak ve
zannetmek, insanı, tahmin ve tahayyül bile edemeyeceği büyük felâketlerin
eşiğine sürüklemekle sonuçlanıyor. Bireyin kendisini her şey katına
yükseltmesi, kaçınılmaz olarak insanın “hiçbirşey”leşmesi sonucunu doğuruyor.
İnsanın, mutlak bağımsızlığını ilan etmesi, ona verilen bütün aklî, iradî ve
ihtiyarî özelliklerini zorunlu olarak yitirmesine yol açıyor. Bu durum,
insanın, başka varlıklar üzerinde hükümranlık kurma arzularını ve hırslarını
kışkırtıyor. Sonuçta, insanın sadece kendi varlığını değil, bütün varlıkların
varlığını da tehlikeye sokacak yok oluş felâketinin kapılarını sonuna kadar
açıyor.
İnsanın yeniden mecrasını bulabilmesi için
Bugün insanlığın modernlikle ve postmodernlikle birlikte yaşadığı 3-4 asırlık
macera tam da böylesi bir yokoluş ve yok ediş macerası. Eğer insan, mecrasını
yitirmemiş olsaydı, sadece kendisini değil, bütün varlıkları tehlikeye sokacak
icraatlara imza atacak ayartıcı ve baştan çıkarıcı bir yokoluş ve yok ediş
macerasına soyunmayacaktı.
O halde, insanın mecra’sını yitirmemesi gerekiyor. İnsanın mecrasını
yitirmemesinin yegâne yolu da haddini bilmesinden geçiyor. Hem nasıl bir varlık
olduğunu bihakkın tanımlayabilmesinden, hem de sınırlılıklarını tanıyabiliyor
ve bilebiliyor olmasından...
Bilebildiğimiz yazılı-kayıtlı insanlık tarihinde insana ne olduğunu/haddini,
mecrasını ve hattı harekâtının hududlarını/sınırlarını bildiren bir özel
varlığa ihtiyacı var insanın. İşte bu özel varlık, peygamber.
Özel varlık olarak peygamberin vazifesi, Allah ile O’nun halifesi olarak
yarattığı yaratılan insan arasında aracılık, elçilik yapmak. Peygamber,
nebi’dir; yani Allah’tan ve O’nun yarattıklarından haber veriyor bize.
Peygamber, Resul’dür, Allah ile yaratılmış arasındaki iletişimi, irtibatı
sağlıyor. Allah’ın yarattıklarından taleplerini sunuyor bize.
Elbette ki, peygamberlerin de dereceleri, mertebeleri var. Efendimiz’in (s.a.v)
diğer peygamberler arasında özel bir yeri olması, son peygamber olması
hasebiyle gayet doğal. Efendimiz’in (s.a.v) bu özel konumu, münhasıran,
“âlemlere rahmet olarak gönderilmesi”nde gizli.
Rahmet: Kaynak, ayna ve ay
Burada, “âlem/ler” ve “rahmet” kavramları üzerinde derinlemesine kafa yormak
zorundayız. “Rahmet”, hakikatin vücuda gelmesine tavassut eden kaynak demek.
Burada kullandığım sözcükleri özenle seçtiğimi hatırlatarak, “rahmet” sıfatını
açıklamak için kullandığım “kaynak” sözcüğünün kök-anlamlarıyla birlikte
anlaşılması ve anlamlandırılması çabasının bizi oldukça zihin ve ufuk açıcı bir
yolculuğa çıkaracağını hatırlatmak isterim.
“Kaynak” sözcüğünü, “ayna” ve hatta “ay” sözcükleriyle birlikte düşündüğümüzde
önümüzde uçsuz bucaksız bir keşfedilmemiş ama keşfedilmeyi bekleyen bir
kıtanın, bir ummanın açıldığını göreceğiz.
“Rahmet” sıfatıyla tavsif edilen Efendimiz (s.a.v), bütün âlemler için bir “ay”
vazifesi görüyor. Karanlıkları aydınlatan bir ışık, daha iyi bir ifadeyle, bir
“nur” Efendimiz (s.a.v). “Güneş”/şems, ilâhî bir ışık/ilâhî bir nursa,
Efendimiz (s.a.v) de, bu ilâhî ışık’tan/nurdan devşirdiği tohumları meyveye
durduran ve yemiş olarak bize sunan bir “ay”.
Nasıl ki, ay olmadan, arzın karanlıklarının aydınlığa dönüşmesi mümkün değilse,
Efendimiz (s.a.v) olmadan da, “ilâhî nur”un bize ulaşması, bizi aydınlığa
kavuşturması, bize eşyanın isimlerini ve hakikatlerini “hatırlatabilmesi” de
mümkün değil. İşte Efendimiz (s.a.v), bize hakikati, yine ayetin delaletiyle, “şahid”,
“mübeşşir” ve “nezir” sıfatlarıyla hatırlatıyor.
Dolayısıyla Efendimiz (s.a.v), aynı zamanda, karanlıklara, zulümlere ve şirke
karşı bir şemsiye rolü gören ilâhî güneşin/şemsin koruyup kollayıcı, sarıp
sarmalayıcı, kaynak yapıp kanatlandırıcı hakikatlerini bize yansıtan bir
“ayna”.
Âlem ve alâmet: Vasat ve vasıta
“Âlem” kavramıyla irtibatlı olarak da şöyle bir tezekkürde bulunabiliriz:
Rahmet, bize bütün ilimlerin, alâmetlerin, malumatların mahiyetinin ne olduğunu
talim eden bir âlim aynı zamanda. Efendimizin (s.a.v) “rahmet” niteliğiyle ve
hususiyetiyle bizi bütün âlemlerden, ilimlerden, alâmetlerden haberdar eden bir
vasıta olması sözkonusu. İşte “Hakikat-i Muhammediyye” olgusu Efendimiz’in
(s.a.v) hakikatin vasıtası hasebiyle vücut bulan bir rahmet-i ilâhiye.
Efendimiz’i (s.a.v) sadece elçi, aracı, vasıta olarak algılamak, O’nun
hayatımızda bir yeri olmadığını zımnen ve fiilen ilan etmek demek. Bu da,
kaçınılmaz olarak, bizim hakikatle hakikatsiz bir ilişki kurmaya kalkışmamız
demek oluyor.
Oysa bizden istenen şey, hakikatle hakkını vererek, bihakkın ve tahkîkî irtibat
kurabilmemiz. Bunun yegâne yolu, Efendimiz’i (s.a.v) emsal olarak idrak
edebilmekten geçer.
Din, Medine ve medeniyet
Bir sahih hadiste Efendimiz (s.a.v), kendisini “medinetü’l-ilm/ilmin medinesi”
olarak tarif ediyor. İşte bu hadis, Efendimiz’in (s.a.v) bizatihi kendisinin
hakikatin medinesi/vasatı olduğunun bir delili. Mekke, dinin hayat bulduğu;
Medine, dinin hayat olduğu yer. Artık peygamber gelmeyeceğine göre, dinin hayat
sunacağı bir yere ihtiyacı var: İşte o yer, medeniyettir.
Medeniyet, Efendimiz’in (s.a.v) rahmet sıfatının Mekke’de özünü teşekkül
ettirdiği, Medine’de söze dökerek, müminlerden biat alarak hayat haline
getirdiği ve tohumlarını ektiği hakikat yemişlerinin meyveye durdurulması
ameliyesi.
Bu ameliyenin bihakkın yerine getirilebilmesi, ancak Efendimiz’in (s.a.v),
münhasıran vahiy sürecinde hayat haline getirdiği vasata, medeniyet sürecinde
hayatiyet kazandırabilmekle mümkün. İnsanlar için hayatiyet arz etmeyen bir
hayatın, insanlara hayat sunabilmesi ve ruh üfleyebilmesi elbette ki, mümkün
değil. Eğer bugün İslam bizim için hayati bir nitelik, hayatiyet arz etmiyorsa,
yegâne vazgeçilemezimiz değilse, vazgeçilebilir bir şey haline getirilmişse,
bunun yegâne nedeni, medinelerimizin olmaması.
Öyleyse, insanın yitirdiği hakikate yeniden ulaşabilmesi ve yeryüzünü zulümden,
şirkten, şiddetten arındırabilmesi, insana hakiki mecrasını buldurabilecek bir
hakikat yolculuğu sunulmasıyla olanaklı hale geliyor. İnsana hakikat
yolculuğunu sunabilecek yegâne yol, Efendimiz’in (s.a.v) rahmet sıfatının
tezahür ettirilebileceği bir hakikat vasatı/medeniyetin tohumlarının
ekilebileceği bir medine inşa edebilmekten geçiyor. Onun için Efendimiz’i
(s.a.v) hem hakikat kaynağı, hem hakikati yansıtan bir hakikat aynası, hem de
hakikatin her tarafı ışıtmasını mümkün kılacak bir hakikat ay’ı olarak idrak
edebilmemiz gerekiyor.
Mostar Dergisi, 80. Sayı
Edebifikir
