Aşıran Edebiyat

13102012121445

Milli Edebiyat kurma çalışmaları devam ederken, eline kalem alan ve sistemi meşrulaştırmaya, onu kutsamaya çalışan metinler yazan birçok isim aklıma takıldı bugün. Yetenekli olduğunda çok da şüphe taşımadığımız bazı isimlerin de bu tarz, kendisini ve sanatını küçülten ayak oyunlarına başvurması insanı hayrete düşürüyor. 1923’den sonraki suni sanat ve edebiyat anlayışı bugün için ciddi anlamda bir eleştiri konusu olmuş değil aslında.

Peki, eli kalem tutan ve az çok bir şeyler yazmaya muktedir görünen bazı erbab-ı kalemin, bizim okuyamadığımız ya da göremediğimiz eserleri, hatta bazı klasik beyitleri alıp, biraz üzerinde oynama yapıp kendi malıymış gibi bizlere sunmalarını nasıl değerlendirmeliyiz?

Türk şiirinde yeri tartışılmayan isimlerden olan Yahya Kemal Beyatlı’nın ve Türk Romancılığının ki Mehmet Raşit her zaman bir Türk romanı olmadığını özellikle söyler- önemli isimleri arasında sayılan Reşat Nuri Güntekin’in “intihal” yapması sizce ne anlama gelir?

Edebiyatımızda ismi büyük harflerle yazılan bu iki ismin intihal yapma ihtimalini, ilk okuduğunuzda belki de kabul etmeyeceksiniz. Ancak, ya bizim tarihin tozlu rafları arasından bulup çıkardığımız örnekleri okursanız, düşünceniz değişir mi? Ya da “o kadar da olur canım” ve ya “ne var bunda, neden bu kadar çok takıyorsunuz bu işlere” mi dersiniz?

En iyisi biz size bu iki isimle ilgili, iki ayrı örnek verelim ve yargıçlık makamına siz okuyucuları alıp, meseleyi hem sizin hem de edebiyat meraklılarının mahkemelerine bırakalım. Neticede ilk kez bizim bulduğumuz ve ortaya çıkardığımız bir olay değil bu. Biz, sadece bilmeyenlere örnek olarak göstermek, bilenlerin hafızalarını bu konuda tazelemek ve mesele üzerinde belki de yeniden düşünmek ve yeniden tartışmaya açmak düşüncesindeyiz.

1950 yılının Büyük Doğu dergisine gidip 28. sayısında yer alan M. Rasim Özgen’in yazısından iki kısa bölüm ile sizleri baş başa bırakıyor ve yazının diğer kısmında yer alan vatan şairi Namık Kemal’in intihallerini buraya taşımıyoruz. Artık işin o kısmını da meraklı edebiyatçılarımıza havale ediyoruz.

Yahya Kemal Bahsimiz

“Yahya Kemal’e gelelim! Şu herkesçe ve mütearife halinde en büyük şair kabul edilmiş zata… İşte bir beyti:

“Sen miydin o afet ki, dedim, bezm-i ezelde,

Bir kanlı gül ağzında ve mey kâsesi elde.”

İşte Fransızca aslı:

“Je t’ai vu au festin, ô beauté farouche!

Une vase à la main, une rose à la bouche.”

Aynen tercümesi: “Ey çarpıcı güzellik; seni ben ziyafette, elinde bir vazo ve ağzında bir gül taşırken gördüm.”

Yahya Kemal’in meşhur: “Odalar inledi Leylâ, Leylâ” sını kim bilmez. İşte (Musset – Müse) den harfi harfine bu mısraın aslı:

 “Et les chambres ont crié:

Solange, Solange.”

Aynen tercümesi: “Odalar haykırdı, Solanj, Solanj!..” Bütün maharet “Solanj” yerine, “Leylâ” yı bulabilmekte…

Reşat Nuri Güntekin Bahsimiz

Fransız romancısı (Octave Feuillet – Oktav Föyye) nin (La Roman d’un jeune homme pauvre – Bir Fakir Delikanlının Romanı) isimli eserini ele alalım: Bunu vaktiyle Ahmet Mithat Efendi merhum tercüme etmişti. Galiba son zamanlarda yeni bir tercümesi daha ortaya atıldı. Bu tercümeleri dikkatle okuyunuz;  bir de Reşat Nuri Güntekin’in meşhur “Çalıkuşu” romanıyla karşılaştırınız! Hayretten parmağınızı ısıracaksınız. Eserler; mânâ, ruh, hava, unsur, mevzu, malzeme, her bakımdan birbirinin aynıdır. Yalnız roller tersyüz edilmiştir. “Çalıkuşu”nda, fakir delikanlının macerasını kız yaşar. Bu açık intihal manzarasına rağmen “Çalıkuşu” bizde Türk romancılığının şaheseri sayılır. Bu nasıl bir intihal işidir yahut bu memleket ne rütbe bir gaflet içindedir ki, eserin aslına ait iki tercüme bulunduğu halde kimse işin farkında değildir.

 

DİĞER YAZILAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir