Bizim Ölmemiz Lazım!

Aydoğan! Bizim ölmemiz lâzım, hem de hemen…

Şimdi dinle;

Hatırlar mısın, sen hayatta hep bir şey arıyordun ve onu bir insanda bulabileceğine inanıyordun. Ben de sana hakiki aşkı anlatır, Mevlana Hazretleri ve İbni Arabî’den örnekler verirdim ve kendimizden geçerdik. Biz, doğumumuzla hayata fazlaydık ve bunu biliyorduk ve ‘bilmek, acı verirdi’ değil mi? Acıların nasıl ? Kâinatın akışına ayak uydurabildin mi?

Yazmak yaşadıklarımızı öldürmek değil miydi? Yazarak bazı yükleri attık üstümüzden ya da yeni yükler sırtladık da haberimiz mi olmadı… Sonra sen, yine hayata küstün. Hayata senin kadar küsen başka biri var mıdır? ‘‘Seçmediğim bu oyunu oynamak zorunda değilim, kenarda dolaşacağım, maç bitince haber verin.’’  der gibiydin. Sonra yazmaz oldun ve görüşmez olduk. Arada küskünlüklerimiz de oldu… Biz hep küserdik, biz hep barışırdık.

Sonra sen yine aramıza döndün. Her aramıza döndüğünde, Hac yolcuğundan gelen karınca gibiydin. Aşk mı? Bir kadını sevmek mi? Kaç kere söylemiştim sana, kadınlar, senin hakikate ermene engel ve annenin sana verdiği sevgiyi hiçbir kadında bulamayacaksın diye. Ama sen inatla beni dinlemeyip aramaya devam ettin. Her ayrılık yeni bir limanı işaret ediyordu. Sende biliyordun ayrılıklardan hayat devşirdiğimizi. İnsanı tanımanın zorluğunu, insanları tanıdıkça anlıyorduk. Kumaşımız hüzün ile örülmüştü bizim ve hayatımıza girenler de bu hüzünle tanıştı. Tabii ki hiç biri taşıyamadı hüznümüzü. Çünkü bizim hüznümüz Allah’a idi.

Yazıların söz konusu olunca ‘yazdıklarımı aylar sonra kendime okuyunca çok hoşuma gidiyor. Bu yüzden yazıyorum sadece!’ demiştin. Acıların ise doğduğundan beri devam ediyordu ve bunun farkındaydın. Bana yazdığın yazıda soruyordun ya hani ‘cennete mi yoksa cehenneme mi gideceğimizi’… Sonra da inan cennete gideriz diye kendin cevaplamıştın. Sana şunu söyleyebilirim; cennette cehennem de umurumda değil. Tek bildiğim Allah’ı çok sevdiğim. Ve senin de en az benim kadar sevdiğini biliyorum. Senin tek sorunun sevilme isteğini ağyarda aramak oldu. Hâlbuki Allah en çok sevilen olduğu gibi en çok da sevendi de.

Sırf telaffuzu güzel diye, Connecticut’a (Konektikıt) ya da Massachusetts’e (Masaşuses) gitme hayalleri kurduğunu biliyorum. Eğer o imkânın olsa bundan vazgeçeceğini de biliyorum. Peki, bunu sen de biliyor musun? Hayata katılmamak için bu kadar direnmen, seni arkadaş ortamlarına çağırdığımızda, bin bir mazeretler üretip bizleri ekmen, evinin içinde kendine ördüğün o odada, yani hapishanende mutlu mesut yaşaman… Hayatın ofsayta düşen yanlarını bu kadar incelikle görüp, yakalamışken ve bundan -haklı olarak- şikâyetçi iken, bir şeyleri değiştirmek için hiçbir şey yapmıyor oluşun… Bu nasıl bir yorgunluktur?

Kendinle savaştın, altı milyar insanla durup dururken savaştın… Kendine küstün, bana küstün, insanlara küstün, babana küstün… Hatta O’na küsmeyi düşündün ama sonra bunun yanlış olduğunu anladın.

Şimdi düşünüyorum da sonumuz ne olacak diye… Sanki biz yenildik dostum. Evet, tutamadık hayatı ellerimiz arasında. Hayattan, ikimize de vakit kalmadı. Ölümümüze geç kaldık.

Sulhi Ceylan

Enel Hak Ne Demek Aydoğan?

DİĞER YAZILAR

1 Yorum

  • İsmî , 12/04/2020

    Geçmişe dair herhangi bir şey beni hüzünlendirir, hiç tanımadığım iki kişiden birinin diğeri için yazdığı mektup da buna dahil

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir