Dilimdeki Alev

Durup dururken içinizi yakan bir ateşin varlığını hissetiniz mi? Sonra yavaş yavaş içinizin ısındığını ve alevlerin giderek büyüdüğünü… İşte o an aklınıza gelen “Neden?” sorusunun bir cevabı yoktur. Pessoa böyle durumlar için “İçimde canımı yakan, adını bilemediğim bir duygu var.” der. Acaba bu duyguya bir isim verilebilir mi diye düşünmeden edemiyorum. Mesela insanın tüm acısı bütünlenememekten neşet ediyor olamaz mı? Ya da dünyada sürgün olduğunun farkına varmanın bir sonucu… Veyahut insanları tanıdıktan sonra içine düşülen o koskoca yalnızlığı damarlarında hissetmenin… Her hâlükârda ben bu duyguya bir isim verebilirim. Bu duygu insanın, insan olmasını ve de kalmasını sağlayan hüznün bir çeşididir. İnsan hüznün çocuğudur. Hüzün insanın yüzüdür ve insan yüzünü hüzne dönendir. Zorunlu olarak!

İnsanın ismini koyamadığı pek çok duygusu mevcut. Sadece hissedilen ama kelimelere dökülemeyen duygular… Gerçi kelimeye dökülenlerin anlamı ne kadar karşıya geçirdiği de tartışılır ama bu bahsi diğer. İnsan, açıkçası kendinin muamması. Düşünsenize, hissettiği duyguyu isimlendirmekten bile aciz bir varlıktan bahsediyoruz. Kendini bilemeyen! Ve kendine, kendinden daha yakın olan bir nesne yokken! Böyle durumlar ister istemez benzetme yoluna gideriz. Hissettiğim duygu hüzün gibi, ihtiras ve benzeri gibi diyerek kendimizi rahatlatırız. Bilinmeyen; her zaman acı verir, çünkü bir tanımı yoktur. Tanımı olmayan şeyler insanı korkutur. İçinden ne çıkacağını bilinmeyen bir çanta gibidir bu durum. Bomba mı sevgilinin mektubu mu!

Peki konu yaratıcı olunca insan yine bir bilinmezin karşısında değil mi? İnsan aklı, yaratıcının zâtını bilmekten aciz. Sınırlı olan aklın, mutlağı kavraması ve ihata etmesi imkânsız. Bu yüzden ilahî isim ve sıfatlara tutunuruz. Çünkü insan da sıfat sahibidir ve bu benzerlik üzerinden Rabbini tanıyabilir. “Ben de görüyorum Rabbim de görüyor ama onun görmesi için renk ve görme aletine ihtiyacı yok, ayrıca görmesinin sınırı da yok” diyerek O’na dair bir bilgiye ulaşmaya çalışır. Burada bir lütuf da söz konusudur. İnsanı yaratan, peygamberleri aracılığı ile kendini insana, insanın idraki ölçüsünce açmıştır. O halde hayat insanın bilgilenme sürecidir. Kendine ve eşyaya dair bilgisinin artması ya da kendi ve eşya arasındaki uzaklığın azalması. Sonuçta bilme bir yakınlaşma halidir. İnsan aklının bilinmek istenen şeye yakınlaşması ve onun özüne dair bilgiye ulaşması… Konu âlemlerin Rabbi olduğu zaman ise yakınlaşmak için insanın beden hapishanesinden kurtulması gerekir. Sufiler buna seyru sülûk derler. Örtülerin kaldırılması…

Socrates, dünyada bu kadar çok bilinmeyen, keşfedilmeyi bekleyen şey varken ve insan kendine dair sınırlı bir bilgiye sahipken, üstüne üstlük hayat süresi de gayet kısa iken faydasız ve amaçsız işlerle hayatını geçirenlere “Utanmıyor musun sadece daha fazla para, şan ve şöhret peşinde koşup anlayış gücüyle, hakikatle ve ruhun kusursuzlaştırılmasıyla hiç ilgilenmemekten, bunlara hiç kafa yormamaktan?” der. Çünkü insanın hakikate dair kafa yormaması, aslında hakikatle arasındaki mesafenin giderek artması demektir ki işte bunun adı da cahilliktir. Cahillik bir uzaklık türüdür. İnsanın kendi ve eşya arasındaki bilgi uzaklığı olan cehalet, bilgiden uzak bir hayat yaşamaktır. Hâlbuki insan aklı sebebi ile insan ismini alır!

Durup dururken içimde bir ateş hissediyorum. İçimin ısındığını, alevlerinin büyüdüğünü ve vücudumu sardığını… Biliyorum birazdan dayanılmaz bir acı hissedeceğim. Dilim alev alacak. Ama olsun, hissetmenin kendisi -acı olsa bile-  hissizlikle karşılaştırılmayacak kadar büyük bir tat! Mecnun’un ayrılık acısı hangi mutluluk ile karşılaştırılabilir!

Sulhi Ceylan

DİĞER YAZILAR

3 Yorum

  • meergly , 31/05/2021

    bebekler de farkında

  • Sus artık , 22/05/2021

    Yalan söylüyorsun

  • Anonime , 22/05/2021

    Ama olsun, hissetmenin kendisi -acı olsa bile- hissizlikle karşılaştırılmayacak kadar büyük bir tat!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir