Gurbette Öğrencinin Ütüsünden Radyo Yaparlar

Türkistan Hatıraları – 1

Yurt dışında eğitim gören öğrenciler, kendi ülkelerindeki insanlara nazaran ekseriyetle “şanslı” olarak algılanırlar. Onlara bakarak sizin “bir eliniz yağda, bir eliniz balda” sanılır. Sanki yurtdışında öğrenci değil de “ateşe” ya da “konsolos”sunuz. İşin bir diğer boyutu da çok iyi eğitim aldığınızla ilgili yaygın dedikodudur. Okuduğunuz okul ve ülkenin şartları göz önüne alınmadan çok iyi eğitim aldığınız peşinen kabul edilir. Buna rağmen başarılı olamazsanız ya da mezuniyetinizin ardından iyi bir işe giremezseniz zekâ dereceniz ile ilgili çok da hoş olmayan acı şakalar kulaklarınızı çınlatmanın da ötesine geçer. Mutlaka birkaç dil bilmeli, alanınızda çok iyi olmalısınız. Doğal bir karizma sahibi olmanız da gereklidir. Her ne kadar bu karizma denen şeyin varlığı bir şehir efsanesine dönse de gerçekliği hakkında net bir bilgi olmasa da bu özellik sizde olmalıdır.

İşte acı gerçek. Yurtdışına genelde bir veya birkaç yabancı dil öğrenme hayaliyle çıkan öğrenci, her zaman yapılmaması gerekeni yapar ve gidip nerede Türkler varsa oraya çadır kurar. Ne demişler “Su kuşu, su kuşuyla; kara kuşu, kara kuşuyla gezer.” Gurbette kendimize küçük bir Türkiye kurmak bizim için hiç mesele değildir. Zaman ilerledikçe kendimize kurduğumuz küçük dünyamız öyle bir noktaya gelir ki dışardaki insanların yabancı, bizim ise yerli olduğumuz bir ortama dönüşüverir. İşte bu gerçekleştiği zaman, artık dil öğrenemeyeceğimiz gerçeği gün gibi ortaya çıkmış demektir.

Zaten yabancı bir ülkedesiniz. Gurbet, gurbet üstüne binmiş. Pazar derdi, çevreye alışma derdi derken geride bıraktığınız her şeyi özlemeye başlarsınız. Memleket aklınıza geldi mi bir duygu seli sizi sarar ki sorma gitsin.

Orta Asya’da öğrenci olmak Avrupa’da öğrenci olmanın yanında nedir ki! Canınız sıkılınca bir türkü dinlemek için elinizi attığınız radyonun sabit olduğunu keşfettiğinizde siz şaşkınlığınızı atmaya çalışırken, sabit olan radyodaki 10 farklı şarkı çalmaya başlamıştır bile. Artık istemeseniz de Lenin ile ilgili tuhaf şarkıları dinlersiniz. Gurbetin siyahı daha bir siyahlaşır o an.

Kendinizi evden dışarı atıp üzerinizdeki bu şaşkın hâli atmaya çabalarsınız. Postaneye gidince görevli hanımın hemen arkasındaki rafta duran “tuz, sıvı yağ, kibrit” üçlüsünü görünce yanlışlıkla markete girdiğinizi sanırsınız. Ama sonra nasıl oluyorsa insan alışıyor buna. “Burası Orta Asya bozkırı, bu kadarcık da olsun” dersiniz.

Şehirlerarası seyahatte kullandığınız otobüsleri ülkenizde görmek şöyle dursun aile büyüklerinin anlattığı eski hikâyelerde duymuşsunuzdur. Kışın kaloriferi çalışmaz, yazın ise kapanmaz. Koltuk yatmaz, yanlışlıkla yattıysa tövbe kalkmaz. Öyle guguk kuşu gibi bozuk, stabilize yollarda, hoplaya zıplaya 14 saat gidersiniz. Öyle etrafa bakıp “Host yok mu, servis neden gelmedi?” gibi abuk sabuk sorular da soramazsınız.

Mola yerlerinde tuvalete gitme gafletini en fazla bir kere gösterirsiniz. Komünal yaşamın sınırlarının ne kadar zorlandığını bu ortak tuvaletlerden anlayabilirsiniz. Hani bunu okulda ders olarak okutsalar, bir dönemde hatta bir yılda öğrenemeyeceğiniz, aklınızın almayacağı hakikati ortalama bir buçuk dakikada öğrenir, meseleyi özümsersiniz. Tuvalet taşlarının yan yana dizildiği, herkesin hacetini giderirken arada bir duvar olmayışını yadırgamadığını sadece Orta Asya’da görebilirsiniz. Garantili eğitim dedikleri de bu olsa gerek.

Yol kenarlarında öyle tezgâhlar görürsünüz ki, “Ya hu, bu adam ne satıyor, ne satmaya çalışıyor o tezgâhta?” diye düşünür durursunuz. Sovyet sisteminin çöküşünü anlatan filmlerde gördüğünüz bir sahnedir bu aslında. Ama beyazperdede görmekle gerçekte karşılaşmak arasındaki farkın yakıcılığı sizi etkiler. Memleketinizde olsa, yüz sene tezgâh açsanız satılmayacak şeylerdir orada gördüğünüz nesneler. Kullanılmanın ötesinde bozulmuş elektronik aletler, kirli tabak çanaklar… Elektronik alet dedimse öyle hemen aklınız memlekettekilere gitmesin ha! Stalin döneminden kalmış, çalışmak için ikinci bir komünist darbeye ihtiyaç duyan aletler bunlar. Radyosunda kayıtlı 10 parça olan bir teknolojiden bahsediyoruz, anlayın işte durumu. Bir arkadaşım bozulan ütüsünü tamirciye götürmüştü bir seferinde de, oradaki yaşlı amca “Ben bunu hallederim. Sen bir hafta sonra gel.” demişti. Bir hafta sonra ütüsünü almaya giden arkadaşıma tamirci “Bu senin alet nedir, ben bundan pek bir şey anlamadım evladım. Ama bundan iyi bir radyo yaptım, bunu kullan sen.” demiş. Şaşkınlıktan gözleri açılan arkadaş da ütünün ayar düğmesini çevirdiğinde Rus radyosunun sesini duyunca gözlerinin yuvasından çıktığını anlatmıştı. Ver ütüyü, götür radyoyu yani.

Her köşede sizden bozuk para isteyen insanlar görmeye alışmanız gerekir. Açlığı, içkiyle bastırmak ya da su yerine içki içmek hastalık değil, sistemin bir alıştırmasıdır diye sosyolojik tezler yazmaya da kalkışmayın. Zira sizden önce gelenler o tezi çoktan yazmıştır bile. İnsanların pejmürde kıyafetleri, çöpten ekmek toplayanlar, hatta gözünüzün önünde çöpten bulduğu şeyin iyisini kötüsünü ayırıp yiyenler… Manzara böyle uzar gider ve siz eve döndüğünüzde ne çalışılacak dersleri düşünürsünüz ne de memleketi. Aklınızda sadece bu kareler vardır ve “Neden, nasıl, niçin?” gibi soru cümleleriyle bu kareleri dert edersiniz kendinize. Bu nasıl öğrencilik demeyin. Buraya öğrenim görmeye gelmediniz mi? Al sana öğrenim işte. İnsanı, hayatı, sistemi tanımak!

Rejimin sert olması bir insana ne yaparsa, tüm topluma az çok benzerini yapmıştır diye düşünürsün. Sosyoloji okumaya gelmedin belki ama gerçeğin sosyolojisi seni bırakmaz. Kuralların ne kadar önemli olduğunu fark edersin. Hem de ne kadar saçma olursa olsun! En küçük bir işi yapmak için ne kadar teferruat gerektiğini görmek ilkin şaşırtır, sonrasında ise seni çıldırtmaya yeter de artar bile. Pratik zekânın öldürüldüğü, insanların kurallarla makineleştirildiği bir durumla karşı karşıya kalırsın. Pazarda alışveriş yaparken, her zaman kullandığın ölçüleri kullanamazsın. Zira onlar burada geçmiyordur. Bir kalemden dört tane alacaksan ve indirim yapılmasını bekliyorsan, tek seferde değil de, dört kalemi dört kerede alman gerektiğini öğreneceksin. Dördü 10 liraysa, tanesi 2 liradır. Hepsini 8 liraya alamazsın ama tek tek aldığınızda 8 lira tutar. Satıcının bunu fark etmiyor olması sizi şaşırtır ilk önce ama sonra siz de bu manzaraya alışırsınız.

Artık öğrencilik, yurtdışı, gurbet gibi kavramlar sizi üzmez olur. Öğrenci yurdundan çıkıp ev tutma tecrübesi de başka bir olaydır. Hatta başlı başına bir olaydır diyebiliriz. Evler, eşyalarıyla birlikte tutulur. Aslında siz öyle tuttuğunuzu sanırsınız. Evi kiraladıktan sonra bir gün bakarsınız ki evi, ev sahibiyle birlikte tutmuşsunuz! Nasıl olur bu demeyin. “Evi sana kiraladık, satmadık ya!” diyen ev sahibinizde yedek bir anahtar her zaman vardır ve siz evin kilidini ona sormadan, hatta bir yedeğini ona vermeden, evde oturamazsınız. O yüzden bazı hafta sonları eve geldiğinizde mutfağınızda oturmuş çay içen ev sahibi görmek sizi şaşırtmasın. Bu bir Picasso tablosu değildir. Sizin eviniz, sizin mutfağınız ve sizin ev sahibinizdir karşınızda duran; hem de tüm şirinliğiyle. Bahane isterseniz ev sahibinde fazlasıyla mevcuttur. Eşyaları kontrol etmek, eve zarar verip vermediğinize bakmak gibi sağlam felsefî argümanları sıralar hemen. Eşya dedikse aklınıza öyle son model mobilyalar gelmesin hemen. Lenin’den genç, Stalin’le yaşıt, Kruşçev’den biraz yaşlıca şeyler bunlar. Temizlik için koltuğu kaldırmaya, komşu çağırmanız gereken cinsten yani.

Tüm bunlara rağmen ortama ayak uydurmalı, devamlı insanlarla, kurallarla, kanunlarla kavga etmemelisiniz. Çünkü ne kadar saçma da olsa, o kurallara uyan ve inanan insanlardan etrafınızda bolca bulunmakta. Hem devamlı beğenmeme, mutsuz olma sendromu size fayda sağlamayacaktır. Yoksa “Beğenmiyorsan Amerika’da, İngiltere’de okusaydın. Mektup yazıp mı çağırdık seni buraya?”  cümlesini sıklıkla duyarsınız. Üstüne amorti olarak “Memleketinde okul kazanamamış, anca buraya gelmiş” cümleleri de hazırda beklemektedir.

Ama yine de akşam evinize döndüğünüzde cebinizdeki anahtarı çıkarıp açabileceğiniz bir kapının olması sizi rahatlatır. Ev ekonomisi okumasanız da ay sonunu denkleştirmek için türlü cambazlıklar yapmayı kısa sürede öğrenirsiniz. Bir zaman sonra bu tip cambazlıklar sizi keyiflendirmeye de başlar. Yatağa yatıp, başınızı yastığa koyunca anne babanızı daha iyi anlar ve kendinizi küçük bir aile reisi olarak görürsünüz. Her şeye rağmen okulda öğrenci, evde ev sahibisinizdir.

Telefon etmek ilk başlarda büyük bir lüks olarak karşınıza çıkar. Daha şişede su görmemişsiniz. Telefon da neyin nesi? Tam bir yıl, herkesin içtiği o gazlı sudan içmek zorunda kalırsınız. Ayda bir evi aramak bütçenizi sarsacağı için evden sizi aramalarını beklersiniz. O konuşmalar da hep kısa gelir size. Mutfaktan akan suya lambanın yuvasına takılan kısmını tutunca yandığını test eden arkadaşlarınız olacaktır, acele etmeyin.

Pazara gittiğinizde patatesten başka çok seçeneğiniz olmadığını görürsünüz. Zaten mutfaktan size sunulan yemeklerin 14 çeşit olması sizi şüphelendirmiştir. Yemekleri görünce 9 çeşit patates, 6 çeşit makarna nasıl 14 eder diye gereksiz sorularla uğraşmazsınız.

 

Davut Bayraklı

DİĞER YAZILAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir