İkindiye Düşülen Yalnızlıklar

Geçenlerde Serdar Kocabaş’ın “Sıkıntılarımızı Kadıköy sokaklarına gömüyoruz” eylem davetini görünce içim sızladı. Hem de İstanbul’un bu kadar hararetle göz kırptığı bu günlerde bu daveti sadece okuyabilmek kolay olmadı doğrusu. Ben de sizin gıyabınızda sıkıntılarımızı çuvala doldurup kazma kürek daldım sokaklara.  Çıkarken kendimle anlaşmıştım, sessiz sedasız bir hafta sonu geçirecek, mutlu insanları seyredecek, hiçbir şey düşünmeyecek ve en son olaysız dağılacaktım.

Tek başıma gitmedim tabi. Termosa çayımı doldurup yoldaş ettim kendime. Deniz niyetine nehrin kenarında müsait bir yere oturdum. Etrafta, kısmen donmuş nehrin fotoğrafını çeken birkaç turist, zamana koşarak yetişeceğini sanan birkaç zavallı ve iki üç adım yanımda, nereye baktığını çözemediğim, öne doğru oturduğundan hafif kamburu çıkmış, benden birkaç yaş büyük görünen bir genç vardı. Burası dedim kendi kendime, bir şair için mükemmel bir yer. Nazım Hikmet geldi aklıma. Kim bilir, Vera’ya belki de burada oturmuştu.

Rüzgâr, damlardan ve ağaçlardan yollara döktüğü karları içini dökmeye saymış olacak ki; öfkesi yatışmış ıslık çalarak geçiyordu yanımdan. Hava sadece kar kokuyordu. Soğuk içimize işleyecek kadar güçlü olmasa da hafiften titretiyordu. Bir yandan burnumu çekerken diğer yandan temiz havayı dolduruyordum ciğerlerime. Hava temizdi evet, her şeyin en temizi yüklüydü sanki şaşırmışlığın, umursamazlığın, yanılmışlığın, belki yalnızlığın belki acının hatta belki de mutluluğun en temizi.

İyi ki geldin” sesiyle irkildim. Evet, birisi Türkçe, hem de otuz yıllık arkadaşıyla konuşuyormuş gibi konuşmuştu. Bu kadar sarı saçlı mavi gözlü insan içinde, görünüşümden Türk olduğum gayet kolaylıkla anlaşılabilirdi ama bu yeterli bir açıklama olamazdı. Durumu normal kılacak bütün ihtimalleri gözden geçirdim. Hiçbiri değildi. Birazdan adının Sergey olduğunu öğreneceğim, iki üç adım ötedeki genç bana seslenmişti. Tam da kendimden beklediğim gibi şaşkın bir tepki verdim; fakat Sergey umursamadı ve hiçbir ön hazırlığa gerek duymadan anlatmaya başladı. Başını kaldırdığında “gözlerinin nereye baktığının artık bir önemi kalmamış” diye düşündüm.  Dağınık saçlarına düşmüş kar taneleri, eski bir palto, atkı niyetine boyna sarılmamış; atılmış turkuaz mavisi bir şal ve titreyen elleriyle arada bir ovuşturduğu o yılgın gözler. Bir ressam, çaresizliğin ve tükenmişliğin resmini çizmek istese umudun son damlasına sarılarak yaşayan bu gözleri çizebilirdi.

Birkaç sene önce âşık olmuş. Bu girişten sonra kaşlarım istemsiz “Vay arkadaş, yine mi?” şeklini aldı. Dinlememek için bütün çabayı sarf ettim; ancak hayatı rölantiye aldığımız zamanlarda bile, o aynı döngüde devam ediyordu: izlemek ve dinlemek. Bu ikisi kaçınılmazımdı ve ben kaçamadım yine.

Kız arkadaşını babaannesiyle tanıştırmış ilkin. O’nun tavsiyesiyle kendilerine özel bir yer seçmişler. Ve ne olursa olsun her gün buraya gelir, buluşamazlarsa bile geldiklerine dair bir işaret bırakırlarmış. Onlar da her çift gibi saatlerce telefonda konuşurlar, tiyatroya, sinemaya giderler ve âşıkların rutin olarak yapması gereken bütün şeyleri yaparlarmış. Ancak bunlar her çiftin yaptığı şeylermiş ve buraya gelmek herkesten farklı olarak “yarın da aşklarının devam edeceği” anlamını taşırmış. Zamanla öyle bir hal almış ki buraya gelmeler, “bu yaptığımızı yapmayan âşıklar nasıl yaşayabiliyorlar?” diye düşünür olmuşlar. Hayatı anlamlı kılan en önemli şeymiş onlar için. Çünkü “Aşkın biraz olsun geleceğe gereksinimi vardır.”* Sonra, anlatmadığı bir nedenden dolayı birkaç arkadaşıyla beraber İstanbul’a gitmiş. Yalnızlıkla ilk orda tanışmış. Hatta “Bir şehrin ne kadar büyük bir kafes olduğunu ilkin orda gördüm” dedi. -Birden üstüne atılıp, paldır küldür kavga etmek için İstanbul’a ettiği bu hakaret yeterince büyük bir sebepti; ama biraz daha onu dinleyip sözü bir şekilde İstanbul’a getirmeye ve bu şehir hakkında ne kadar yanlış düşündüğünü güzellikle anlatmaya karar verdim.-   Altı yıl kalmış İstanbul’da. Türkçeyi de orda öğrenmiş. -Ve kesinlikle bu, çıkaramadığı harflere rağmen, bir Rus’un öğrenebileceği en iyi Türkçeydi.-  İlk zamanlar vazifesini babaannesine devretmiş ve o da bu vazifenin fikir annesi olduğu için severek yapmış. Her gün gelmiş bir işaret bırakmış. Kimi zaman bir mektup, kimi zaman kartpostal, kimi zaman kurumuş bir saksı çiçeği…

Sözü uzatmamak için onun cümleleriyle devam ediyorum; “Ne oldu bilmiyorum; ama hayatım birden değişmeye başladı. Önce anlamını sorgulamaya başladım. Ardından hiç tahmin edemeyeceğim yerlere dayandı. O zamana kadar düşünmekten korktuğum şeyleri açık açık sormaya başladım. Zihnimde pencereler açıldıkça Dostoyevski’nin, Sartre’nin Kafka’nın ne demek istediğini daha çok anladım.”  Anlattıkça derinleşiyordu gözleri. Gözler kalbin değil bizatihi ruhun aynasıdır ve bu gencin ruhu her nefes alış verişiyle daha derinlere iniyordu. Ara ara susuyor, gözleri bir noktaya takılı kalıyor ve yeniden çalışmaya başlayan bozuk makine gibi hırıltıyla konuşmaya devam ediyordu. Uyuyamadığı geceler, Kızkulesi’nde sabahlamalar, Kabataş’tan Beyazıt’a yürümeler, gelen ilk otobüse atlayıp herhangi bir durakta inmeler… Gördüğü bir rüyayı anlatıyor gibiydi.  Bir insan hiç tanımadığı birine neden bütün hayatını anlatır ki? Bir yandan anlattıklarını duygusuz ve sonu nereye varacak merakıyla dinlerken diğer yandan bu sorunun cevabını arıyordum. Birazdan “İyi ki geldin” diye yineleyecekti. “Birisine anlatmasam delirebilirdim!”

Sözlerinde kesin bir bütünlük yoktu. Aklına gelen ilk şeyi anlatıyordu ve kaçınılmaz olarak aşklarına da geldi sıra. “Bizimki çok farklıydı” dedi. Defalarca duyduğum en büyük ve en klasik ayrılık acısı yalanıydı bu. Herkesinki çok farklıydı çünkü. Kaç kez duyduğumu hatırlamıyorum bile bu cümleyi. Her seferinde burun kıvırmak istedim fakat yine de merakla dinledim farklı olma sebeplerini. Kimisi nasıl tanıştıklarını anlatıyordu, kimisi neler yaptıklarını. Hatta aralarında, sırf onunla aynı şehirde yaşayabilmek için istemedikleri üniversiteyi tercih ettiklerini anlatanlar bile vardı. Yine burun kıvıramadım ve zaten o da, ben sebebini sormadan söyledi. “Bizimki çok farklıydı; çünkü o çok farklıydı!” Kısa bir şaşkınlık oldu. O kadar ki; nehir yönünü şaşırıp tersine akacak sandım.  İlk kez kendi yaptıklarından, hatta kendi aşkından öte, diğerini işaret eden birini gördüm. Kaybettiklerimize karşı duyduğumuz pişmanlık da olabilirdi ona bunu söylettiren. Ancak; aşkın sebebini sevilene bağlamak bir nevi huzurun ancak onunla olabileceğini söylemekti ve bu da bir aşkı farklı kılmaya yeterdi.

Her şeyi sorgulamış. Vazgeçmiş. Yeniden yazmış hayatını, aylar boyunca yazdıklarını tek gecede silmiş,  içine kapanmış, kalabalıklara atmış kendini, dönmüş dolanmış… Ve hiç alakası yokken Ninoçka’ya** da gelmiş sıra. “Bazı şeylerin anlamadan yaşanması gerektiğini çok sonradan anladım” diyordu. Oysa insan anlamlandırma hastalığına yakalandı mı, ilkin en çok kıymet verdiklerinden başlar. İşte asıl yüzleşmenin başladığı yer de burasıdır. Ve ancak bu eşiği düşmeden aşabilenler hakikati bulabilirler.

İşaret göndermeyi bıraktığı zaman, yaşamak için yapmak zorunda olduklarının dışında her şeyi yapmaktan çoktan vazgeçmiş. Kaybettiğini o an anladım. Çünkü amaç anlamını bulup hakkıyla yaşamakken, yoldan sapmıştı. Ve belki de bu adamın dinlenecek bir şeyi kalmamıştı. Kalkıp gitmek istedim; fakat en nihayetinde fikir sancısı çekmiş biriydi O. Hayatımızda acının ne demek olduğunu bilmeden ölen bunca insan varken ve Necip Fazıl’ın;

“Yaşamak zor, ölmek zor, erişmekse zor mu zor?
Çilesiz suratlara tüküresim geliyor!”

dizelerinin tokat gibi yüzümde bıraktığı sıcaklık henüz geçmemişken, bu adam bu muameleyi hak etmiyordu. İçimden geçeni anlamış gibi; “İstersen bana hakaretler edebilir, kalkıp gidebilir veyahut yanından kovabilirsin. Alışığım. Onu tanıyanlar hep aynı tepkiyi gösterdiler.” Bunları yapmayacaktım elbette ama nedenini sormadan edemezdim. “Çünkü olduğum her şeyi olmaktan vazgeçmiştim.” dedi. Bu sözü duyunca sağlam bir kahkaha attım. Bu Aydoğan K’nın sözüydü ve henüz iki hafta önce burada okumuştum bunu. Birisi kesinlikle benimle dalga geçiyor olmalıydı ve ben de saf saf oturmuş dinliyordum. Bir suçluyu sorgular gibi bu cümleyi nerden çaldığını sordum. Uzun zaman uğraştım. Küçük bir ipucu arkama bakmadan gitmek için yeterliydi. Ne yazık ki hiçbir yerde okumamıştı ve sadece yaşadıklarını anlattığına ikna etti beni. O an, acının evrensel olduğunu anladım. Aynı cümleyi kurması tesadüf olabilirdi belki; fakat belli ki acı farklı coğrafyalarda da olsa aynı etkiyi yapıyordu ve cüzzam gibi her yanı sarmadan gitmiyordu.

Buraya sadece düşünmeden oturabilmek için gelmiştim. Belli ki kaçmak çözüm değildi ve gittiğin her yerde aynı şeyi görmen için acının rüzgârına değmiş olman yetiyordu. Yalnız gitme diyen arkadaşımı dinlemediğim için çok kızdım kendime. Akşama kadar uyuyabilir ya da bir haftadan beri âdeta, babaannemin ip yumağına dönen kitabı rahatlıkla okuyabilirdim. Buraya gelmemeliydim diye düşünürken, Sulhi Abi’nin, tercihler ve tesadüfler üzerine yazdıkları geldi aklıma. Okurken anlamamıştım, bir gün anlayacağımı biliyordum; ama bu şekilde olması ayrı bir paradoks oldu. Sonra devamını hatırlayınca paradoks da bitti: “Tesadüfte tesadüf yoktur!”

Artık bir amacı vardı, Oonu bulup kendini affettirmek. Önceki sorularına ne oldu? Uğruna her şeyi bıraktığı cevaplar neredeler? Bütün bu yolu zaten durduğu noktaya gelebilmek için mi yürüdü? Bir an önce sözlerini bitirmesi ve bu sorulara cevap vermesi için sabırsızlanıyordum.

Her gün Paveletskaya metrosuna gidip bekliyorum” dedi. Moskova’nın sadece metro haritasını görenler bile bunun ne kadar aptalca bir fikir olduğunu rahatlıkla anlayabilirler. Çünkü bütün istasyonlar birbirine o kadar bağlıdır ki; aynı istasyona gitmek için üç dört farklı güzergâh belirleyebilirsiniz. –Bu da benim ayrı bir yanılgımdı; çünkü bu adam aramayı ve beklemeyi biliyordu.- Belli ki acıları çok şey öğretmişti ve dahası, anlatmaya meyilli biriydi. Aradığım adam tam da yanımda duruyordu. Sormak istediğim yüzlerce soru ışık hızıyla geçiyordu kafamdan; ancak neden bilmiyorum, cesaretim kırılmıştı ve sormaya korkuyordum.

Çayı unutmuştum. Sorularımı da. Tesadüf mevzusu beynimi kemiriyordu. Sonra Sergey’i de unuttum. Orda öylece ne kadar kaldığımı hatırlamıyorum. “Peki, en s…” derken başımı çevirdim ve yarım kaldı sözüm. Gitmişti. Güpegündüz rüya mı görmüştüm yoksa? Kendi kendime kurduğum bir hayali kontrol edememiş, gerçekliğine inanmıştım. Kesinlikle böyleydi. Oturduğu yere baktım, kar silinmiş ve tebeşirle ertesi günün tarihi yazılmıştı. Hemen yanında da silikliğinden bir gün önce yazıldığı belli olan o günün tarihi.

Sebepsiz yorulmuştum. Gözüm az ötedeki minik kumsal sayılabilecek yere takıldı. Bir kaplumbağa yumurtasını bıraktı, az geriye çekildi, uzun uzun seyretti, sonra yumurtayı kuma gömüp suya daldı.

*Albert Camus

**Ninoçka: zarafet, güzellik anlamında kız ismi

İbrahim Halil Aslan

DİĞER YAZILAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir