İnsan Yazdığına Kördür Fakat Okuduğuna Kör Kalamaz

İnsan zamanla birçok işi öğrenip, iyi bir biçimde hakkından gelebiliyor. Fakat eylem “yazmak” olunca ve iyi yazmaya ölçü olarak “zaman” gösterilmişse bir takım arızalar doğabiliyor. Nedir bu arızalar? Sözgelimi yazıyla ünsiyet kurmaya çabalayan biri eğer yazdıklarını tartıp “bu oldu, şu fena değil” gibilerinden çıkarımlar yapıyorsa ve kendi içinden de zamanla daha iyilerine ulaşacağını geçiriyorsa bu kısır bir döngü içinde sürüp giden şifasızlıktır. Ne yapmalı? Çok basit. Yazdıklarınızın her zaman eleştiriye (okurluğuna, beğenisine güvendiğiniz insanlar bunu yapabilirler) açık tutulması ve ikinci bir gözün (eleştirel okumayı bilen ikinci bir göz) bu metinleri taraması lâzımdır. İnsan yazdığına kördür. Fakat okuduğuna kör kalmaz. Bize ait olanı biz tartamıyoruz. Bizim dışımızda tartılıp tekrar bize dönmeli metin. Ağırlığı yerinde mi, yoksa henüz tüy gibi mi bir bakmalı. Fikrimce, şöyle bir tartıldığında kantarı kırmalı ki “eh, şimdi olmuş” densin. Metinde her zaman en iyisini aramak lazımdır. Üslubun yerli yerinde olması, dili hep üzerine koyup onu yükseltmek, işlenen konuya hâkimiyet, misallerdeki tutarlılık, metinler arasılığı doğru kullanabilmek ve yazıya ait pek çok ayrıntıyı doğru biçimde anlayıp aktarmak, daha ilk başlarda yanlışın üzerine gitmek, (aynı yanlışlara değilse de başka yanlışlara düşmek söz konusu olsa bile) “yazı omurgamızı” oluşturur.

***

“Telakki nedir?” “Anlam nedir?” gibi sorular sorup biraz bunlar üzerinden bazı çıkarımlar yapalım. Anlamı kavramadan “telakki”den bahsedemeyiz. Telakki, herhangi bir durum ya da olay üzerine bir eğilimle (temayül) çerçevesini oluşturacağımız bir şey değildir. Yazarın bir tek telakkisi olmalı. Bir telakkiyle birçok fikre temas eder yazar. Fakat birçok telakkiyle bir fikre ulaşamaz ya da fikirlerini çoğaltamaz. İşte fikir ile telakkinin farkı da burada. Yani öncelikle bir anlayışımız, görüşümüz olacak ve biz onu bir süzgeç gibi kullanıp fikrî anlamda hakiki olanı kavrayacağız. Hakiki olanı, sahte olandan ayırmayı da bu ölçüde başarabilmeliyiz. Yoksa çok görüşlü bir anlam bir zaman sonra kavramların da kazalarını doğurur. Yani bir konuyu ele alacakken nerede duracağımızı bilmek kadar konuya hangi telakkiyle (hangi telakkilerle değil) yaklaşacağımızın bilincini kavramış olmak bir o kadar önemlidir. “Anlam nedir?” sorusuna gelecek olursak onun doğru biçimde bir “bağlam” ile kurulabildiğini görürüz. Çoğu dilbilimci ve dil felsefecisine göre terimler ancak bir bağlamda anlam ifade eder. Bağlamın da en önemli unsurunun başında, zaman ve mekân gelir. Sözgelimi “Hava yağmurlu” gibi bir cümle hem zamana hem de mekâna bağlı olarak anlam kazanır.  Buradan hareketle anlam bütünlüğünü sağlamamız için yapmamız gereken şudur: “herhangi bir şeyi”  “bağlamında” ele alarak açıklama yoluna gitmek.

***

Geçenlerde. (siz geçenlerde dediğime bakmayın, belki de üzerinden beş altı ay geçti.)  Üst kat komşumun gece yarılarında duyulan homurtuları her gece daha da artarak sürünce dayanamadım ve bir gün vakitlice kapısına dayandım. Geceleyin homurtularınız bana kadar geliyor ve uyuyamıyorum. Adamın homurtusundan kastettiğim bir tür horlama değil. Adam uyuduğu zaman, ya da uyumazken (göremediğim için her ikisi de olabilir) konuşmaya başlıyor. Tabiî o bağırarak konuşuyor da alt kata, yani benim kulağıma homurtu, anlamsız sesler bütünü olarak geliyor. Adam üzülerek, mahcup bir tavırla “elimden gelse yapmam fakat bu tamamen benim kontrolümün dışında bir şey.” deyince daha fazla bir şey söylemek istemedim. İlginç bir adamdı bu. Gece yarısı bazen saatlerce durmaksızın bazen de belirsiz aralıklarla sabaha kadar sürdürüyordu bu homurtuyu. Aslında kendi kendine konuşuyordu. Uzun sürdüğüne göre bütün karşılıkları da kendi veriyordu. Sorular, cevaplar, sorular, cevaplar… Bu kişiyi bir öykü içinde en iyi şeklide anlatmayı başaran okuruma kitap hediye etmek istiyorum. Bu kişiden hareketle yazacağınız öykünüzü e-posta adresimize göndermeniz yeterli olacaktır. (iletişim bilgileriyle)

***

Okumanın önemi üzerine boş lakırdı edecek değilim. Falancayı okudun mu, filancayı bitirdin mi, berikini içtin mi, ötekini hatmettin mi gibi laflar sadece laftır. Bunu çoğu zaman ben de yapıyorum. Hatta önceki yazılarımda “başucu” diye adlandıracağınız, yazının ustalarını okumayı salık vermiştim. Fakat bu yeni bir şey değil. Bunu herkes söylüyor. Bu hususta küçük bir önerim var sadece. Uykunuzu kaçıracak kitaplar arayın. Buradaki ifadem sürükleyip götüren kitaplar cinsinden bir şeyi belirtmiyor. Bu konuda acımasız olmayı sürdürüyorum. Sürüklesin götürsün diye kitap arayan kişi bakan kördür ve asla okur değildir! Uykunuzun kaçması için önce ilgilerinizin belirginleşmiş olması lâzımdır. İnsan her kitabı okuyamaz zaten. Buna hem vakit yoktur hem de raflardaki her kitap sizinle bağ kuramaz ve siz de onunla irtibata geçemezsiniz. Biraz oradan biraz buradan okumak edebiyat kuramcılarının ve tabiî ki eleştirmenlerin işidir. Aslına bakılırsa çoğu zaman eleştirmenler bile kendi sınırlarını çizip, belirlediği türdeki okumaların peşine pek takılmıyor. İyi eleştirmenlerin bu tavırlarını da örnek alabiliriz.

Atilla K. Sezer

DİĞER YAZILAR

1 Yorum

  • abdurrahim karakoç , 29/10/2016

    hakikaten güzel bir nesir numûnesi olmuş, attila k. sezer’e müteşekkiriz, efendim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir