Oğlun Ağlıyor Baba

Oğlun Ağlıyor Baba

 

İnsan zamanla her şeye alışıyor. Ölüme bile. Geride sadece özlem kalıyor. Zamansızca giden kişinin kokusunu, ellerini, yüzünü özlüyor. Ona benzeyen izler arıyoruz ama ne mümkün sadece kendi kendimizi kandırıyoruz.

Bir insanın sahip olabileceği en güzel şeydir, gülen bir anne ve babayla büyümesi… Ve bir inanın en büyük görevidir çocuklarını gülen bir eşle gülerek büyütmesi…  

Babanız yaşıyorsa şayet hala çocuksunuzdur. Bunun iyi veya kötü olması bazen zamanla etkisini gösterir. Çünkü o zaman artık yalnız başına kalıyorsunuz. Çocukken her şeyi bilen, herkesten güçlü olan babamız, biz büyüdükçe onun zamanla küçüldüğünü görürüz. Zamanını tamamlamış ve geçmişte kalmış bir yaşlı olarak kendi köşesinden bize bakıyor. Oysa ne zaman ki babanızı kaybediyorsunuz, işte o zaman gerçekten büyüyorsunuz. Çünkü çınarın gölgesi yok artık üzerinizde. Babanız öldüğünde büyüyorsunuz. Artık soru soracağınız, öğreneceğiniz, azarını duyacağınız, takdirini alacağınız, akşam eve dönerken yolunu gözleyeceğiniz, korkacağınız bir babanız yoksa büyüyorsunuz.   

Yarınınızdan sorumlu tuttuğunuz, her istediğinizi almak zorunda olan o kişi yoksa artık…

 Hep sessiz ağlayan, suskun seven, en zor dönemde bile yıkılmaz görünen, sırtınızı dayadığınız çınar ağacınız yoksa artık… Büyüyorsunuz o zaman işte.

Savaşın ortasında komutansız kalmaktır, babasız kalmak. Kaç yaşınızda olursanız olun babanız yaşıyorsa hala çocuksunuzdur…            

Sevgiyi ilk hissettiğim ortaokul yıllarım gelir aklıma. Üç yıl süren yatılı okul yıllarım. Derslerde hocamın okuttuğu her metinde eksiksiz bir aile bulup gölgesine sığınmaya çalışırdım. Kulaklarım arkadaşımın söylediği sözlerde gözlerim ise bir ‘‘baba’’ kelimesi avındaydı. Hayat bilgisi derslerimde ‘‘çekirdek aile’’ konusu benim en çok önem verdiğim konulardan biriydi. Konunun işlendiği zamanlarda misafirliğe gitmiş bir çocuğun utangaç haline burunmuş gibi başımı önüme eğer, yabancı bakışlarımla etrafımdaki arkadaşlarımı süzerdim. Ve onların mutluluklarını anlamaya çalışırdım.             

Ortaokul yıllarımın her cuma günleri istiklal marşı okunduktan sonra inzivama çekilip etrafımı gözlemleye başlardım. Arkadaşlarımın elli metre uzaktan babasını görüp ‘‘Baba’’ diye seslenişlerini duyarken, gözlerim ile onların gözlerindeki ışıltıların altındaki mutlulukları anlamaya çalışırdım. Onlar ‘‘baba’’ diye seslenip dünyalarını aydınlanırken, benim ise her zaman karanlık hapishaneme giriş zamanlarım olurdu. Çünkü beni almaya gelip elimi tutan biri olmamıştı hiçbir zaman. 

Mesela ben ‘‘Baba’’ kelimesini hayatımda hiç kullanmadım. Sadece hep kâğıtlara karaladım. Oysaki yazmaktan çok haykırmak isterdim bende. Babalar günü diye özel bir gün var mesela. Ben o günleri hiç sevmem. Sabahın ilk ışıklarına kadar yatmam ve güneşin ilk ışıklarıyla hiç uyanmamak üzere gözlerimi kapatıp ertesi güne kadar uyanmak istemem. O güne kadar görmediğim babamı, belki rüyamda görürüm diye. Ya da o gün hiç ‘‘baba’’ lafını duymamak için uyanmak istemem. Arkadaşlarımla bir yere gideceğim zamanlarda arkadaşlarımın ‘‘baba/m’’ izin vermez sözlerine hep susarak dinlerim. Çünkü benim izin alacak ‘‘baba’’m olmadı. Ama içimden hep keşke derim. Ama keşkeler de kifayetsiz kalıyor. Gözlerimi sana benzetirler. Seni görmek istediğimde aynanın karşısına geçerim. Çünkü o vakit kendimde seni ararım. 

Tükettiğim yerden yeniden başladım hayata. Oysa ne çaresiz ne de korkaktım. Her babalar gününde sensizliğe bürünürüm. Ne dokunur şu küçük yüreğime. Etrafında babasına hediye almak için koşuşan insanlar. Oysaki benim hediye alacak kimsem yok. Ya bayramları. Ne çok severdim oysa. Sabah kalktığımda seni beklerdim. Yine karanlığıma bürünüyorum. Yine sensizliğe. 

Dışardan bakıldığında hayat ile olan mücadelemi ne güçlü bir çocuk portresi ile çiziyormuşum. Oysa içimdeki kanayan yaradan kimse haberdar değil. Hiç tamamlanmayan bir yan (sevgi) var içimde. O yanım hep sevgiye muhtaç kaldı. Her aklıma düştüğünde bütün üşümelerimi orda biriktiririm. 

Yüksek dağlardaki uzak ağaç görüntülerine, bulutların karmaşasına, dalgalara, yakamozlara gece uzaklardan gelirken yol kenarlarındaki çalıların garip şekillerine, minicik bir hareket eder mi diye duvardaki resmine uyumak üzereyken bakarken, ani bir tıkırtıyla irkilip evin dört köşesine bakıyorum hep karşıma çıkarsın diye.

DİĞER YAZILAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir