Sessiz Çığlıkların Kenti Kastamonu

Her şehir sinesinde farklı duygu ve anlamları barındırır. Bu durum yaşanmışlıklardan kaynaklanır. Şehrin sireti suretine yansır. Tıpkı insan gibi. Şehrin içine gömülü bu duygu ve anlamları o şehrin yaşayanlarının zamanla fark edemez hale gelmeleri muhtemel bir durumdur. Dışarıdan gelenler ise şehri keşfetmeye açıktır. Bu açıklık kent gezginleri yani flanörlerde bir açlığa dönüşür. Şehrin duygu ve anlam haritasına nüfuz edebilmek için âdeta kıvranırlar. Aynı sokaklardan bazen aynı bazen farklı rotaları kullanarak defalarca geçerler. Zira onların nazarında kent nazlı ama ne istediğini bilen bir kız gibidir. Hiçbirisi kendisini hemen ele vermek istemez. Kendisini tanımak isteyeni bir denemeye alır ama ona tüm yolları kapayacak şekilde muamele etmez. Ve şehirler kendisini tanımak için çırpınan gezginlerinin tutkusunu asla öldürmez. Tutkunun öldürülmesinin mümkün ama diriltilmesinin namümkün olduğunun bilincindedirler çünkü. Her şehir bu süreci kendi mizacına yani tabiatına has olarak işletir. Gerçek şudur ki şehirler alelâde ziyaretçilerle gezginlere aynı muameleyi yapmaz. Kendisine değer verene sırrını yavaş yavaş açar. Kastamonu da bu kadim kurala riayet etti. Ve en nihayetinde kendisini tanımama izin verdi.

Kastamonu, Türkiye’de ciddi manada merak ettiğim birkaç şehirden birisiydi. Bu merakımın hem şehrin kendisini hem de insanını kapsadığını söyleyebilirim. Öteden beri İstanbul’da neden bu kadar çok Kastamonulu olduğunu düşünmüşümdür. Daha da önemlisi İstanbul’a homojen olarak dağılıp bir bölgede birikmemiş olmalarını takdire şayandır. Mesela Beykoz’da Giresunlular ve Karslılar, Sarıyer’de Sivaslılar ve Bayburtlular, Zeytinburnu ve Bayrampaşa’da Balkan kökenliler, Maltepe’de Trabzonlu ve Rizeliler, Gaziosmanpaşa’da Ağrılılar ve Vanlılar birbirlerine yakın olarak yerleşip küçük komünler oluşturmuşlardır. Bu örnekleri daha da çoğaltmak mümkün. Bir şehir ve şehirli kimliği ve tasavvuru oluşturmada en büyük engel mikro-memleketçiliktir. Mikro-memleketçilik, kişinin özünü kaybetme korkusuyla kendi memleketinin kültürünü geldiği yere adapte etmeden yaşama isteği olarak tanımlanabilir. Ortak bir kimlik ve tasavvur oluşturma sürecinde kırılamayan en büyük put Anadolu’yu İstanbul’a getirme ve İstanbul’da yaşama isteğidir. Hâlbuki buna gerek olmadığını düşünüyorum. Zira Anadolu, Anadolu’da güzel. İstanbul da İstanbul’da. Kastamonu insanında memleketlerini İstanbul’a getirme eğilimi yok. Bu bakımdan çok güzel bir örnek teşkil ediyorlar. Böyle mutedil bir yaklaşıma sahip olmalarının Kastamonu’ya karşı bir sempati kazanmama vesile olduğunu itiraf etmeliyim. Sempati beslememe vesile olan diğer bir husus ise yöresel lezzetleri oldu tabiî ki. Tirit, banduma, eğşi, çekme helva, pastırma, kel simit gibi.

Safranbolu’dan Kastamonu’ya rahat bir yolculuk sonrasında gece yarısına doğru vardım. Merkeze nasıl gidebileceğimi öğrenmeye çalışırken bir beyefendi beni merkeze kadar götürebileceğini söyledi. Tereddüt edip biraz mahcup olsam da teklifi kabul ettim. Yolda sanki kırk yıldır tanışıyormuşuz gibi sohbet etmeye başladık. İhsangazi ilçesinde hayvancılık ve çiftçilikle uğraşan bu beyefendinin misafirperverliği Kastamonu insanı hakkındaki intibalarımı doğrular nitelikteydi. Beni, kalacağım konak olan Sinan Bey Konağı’na kadar bıraktı. Orada teknik bir aksaklıktan dolayı kalamadım. Hatta en başta bir miktar dolandırıcı muamelesi bile gördüm. Rezervasyon yaptığım internet sitesinden kaynaklı problemin müsebbibi olarak beni bellediler. Biraz sertleşmek zorunda kalarak bana kalacak bir konak bulmalarını rica ettim. Kadıoğlu Konağı’nda beni misafir ettiler. Oranın hizmetinden çok memnun kaldım. Hem resepsiyon hem mutfak çalışanları işlerinin ehilleriydi.

Kastamonu, kalesi ve kulesi arasına inşâ edilmiş bir şehir. Sabah ilk işim saat kulesine gitmek oldu. Kulenin mevkii çok yüksekte değil ama şehre nazır. Şehre şöyle bir baktığımda inşaat halindeki plaza-gökdelen karışımı biçimindeki yapı dışında dokusunu korumayı başarmış olduğunu gördüm. Biraz daha izledikten sonra buranın insanı sükûnete davet eden hatta mecbur eden bir şehir olduğuna kanaat getirdim. Oradan şehre bir de karşıdan bakmış olabilmek için kaleye çıktım. Kapısı kapalıydı ama şehir kalenin içine girilmeden de izlenebiliyordu. Şehrin kuzeye doğru tarihi dokusundan uzaklaşarak büyüdüğü görülebiliyordu. Şehri Karaçomak Çayı ikiye bölmüş. Kışla ve Cumhuriyet caddeleri boyunca uzayan bu çayın şehre Yeşilırmak’ın Amasya’ya kattığı kadar olmasa da bir güzellik kattığını söyleyebilirim. Kastamonu’yu, artık rahatlıkla kendini korumaya çalışan kent olarak tanımlayabilirdim. Zamanın yıkıcılığına ve yöneticilerinin kıyıcılığına.

Zihnimde şehrin fotoğrafını çektikten sonra artık kılcal damarlarına inme yani sokaklarında gezme vakti gelmişti. Eski Kastamonu evlerinin temerküz ettiği mahalle Kastamonu Kalesinin bulunduğu tepenin etrafına kurulmuş. Evlerin genel olarak restorasyondan geçirilerek korunmaya çalışıldığını biraz dikkatli bakınca anladım. Duvarları beyaz 2-3 katlı binalarda kapalı kahverengi ahşap kullanılarak sade bir yeknesaklık yakalanmak istenmiş. Kısmen başarılı olunmuş. Başarısız olan tarafı şu ki beton malzeme konaklarda ahşabın önüne geçmeye başlamış. Hâlbuki bu konaklar taş, kerpiç ve ahşap kullanılarak yapılan yapılar. Asli unsurları asla beton değil. Sokaklar ise bambaşka bir âlem Kastamonu’da. Gürültüden eser yok. Tenha. Sokaklarla konuşmak ya da kendini dinlemek isteyenler için ideal. Kendine susamışlığının yollara, sokaklara ve caddelere sürüklediği insanlar için bir müsekkin niteliğinde. Nitekim bu sokaklar beni de sakinleştirdi. İçimde sürekli lav püskürten ve püskürtmeye hazır bir yanardağ ile yaşadığım şu günlerde buna çok ihtiyacım vardı. Kızgın lavların üstünde yalın ayak yürüyorum. Bu dağın zirvesine tırmanmaya çalışıyorum. Bu tırmanışın can yakıcılığıyla hemhal olalı çok oldu. Ve bu acı beni diri tutuyor. Agâh kılıyor. Bu dağa tırmanırken durulamamaktan değil durmaktan korkuyorum. Yürümeli, tırmanmalı, durmayı aklıma bile getirmemeliyim. Lavlar ayak tabanlarımı ne kadar yaksa da asla nalın giymemeliyim. Yolu incitmemek için yapmalıyım bunu. Ona hürmet ve de ondan razı olduğumu gösterebilmek için.

Şeyh Pir hazretlerinin eşyalarının koruma altına alındığı müzeyi ziyaret etme imkânım oldu. Güvenlik görevlisi meraklı bakışlarını üzerimden eksik etmese de tüm müzeyi baştan sona gezmeyi başardım. Gezerken güvenlik görevlisine o büyük inşaat halindeki beyaz plazaya gerçekten ihtiyaç var mıydı diye sordum. Hiç düşünmeden eski dönem belediye yöneticilerini suçladı. İnsanoğlu işte zora düştü mü asla suçu biraz olsun kendinde görüp ‘ben’ diyemez, rahatlık anında ise ağzından ‘ben’ den başka bir şey çıkmaz. Müzeden çıkınca bahçesindeki şifalı olduğuna inanılan sudan içtim. Tadı hakikaten musluk ya da kaynak suyuna benzemiyordu. Ardından ev kaya mezarlarını ziyaret ettim. Odalardan birisinin içine girdiğimde idrar kokusu ile karışık alkol kokusu genzimi yaktı. Girmemle çıkmam bir oldu. Kastamonu halkının ve yöneticilerinin buraya daha büyük bir önem vermelerini beklerdim. Zira bu mezarların geçmişi Anadolu’da paganlığın hüküm sürdüğü dönemlere kadar uzanıyor.

Kastamonu’da en beğendiğim cami Atabeygazi Cami oldu. Beni cezbeden yönü sessizliği ve kimsesizliğiydi. İçine girildiğinde sizi sarıp sarmalayan haşyet dolu bir havası var. İnsana acziyetini hatırlatan. Hemen aşağısında Yakupağa Külliyesi mevcut. Bahçesinde çay içilebilen nezih bir mekân olduğunu söyleyebilirim. Yılanlı Cami kendini korumak için direnmiş. Cami, asfalt üstüne asfalt atılıp yol yükseltildiği için yerin içine gömülmeye başlamış. Caminin cümle kapısına bakınca her şey anlaşılıyor. Ama içi ve bahçesi çok güzel. İnsanı kendisine çekiyor. O da sadelik libasını giyinmiş. Aynı Atabeygazi Cami gibi. Meydanda Nasrullah Cami var. Cami cemaati de epey kalabalık. Kastamonu halkının camilerine ve külliyelerine çok iyi baktığını söyleyebilirim.

Kastamonu aynı zamanda muazzam lezzetlere sahip. En başta tirit sayılabilir. Nasıl yapıldığını dikkatle izlediğimde Sakarya’nın yoğurtlu dönerine çok benzettim. Farklı olarak sadece ekmek yerine kel simit, et yerine de kıyma koyuluyor. Diğer usuller aynı. Tadını beğendim. Yoğurtlu dönere göre de daha hafif olduğunu söyleyebilirim. Banduma hindi eti, yufka ve tereyağı kullanılarak yapılan bir yemek. Diğer adı ıslama. Tiritten daha fazla sevdiğimi söyleyebilirim. Eğşi elmadan yapılan kaşıklanarak ya da şerbeti yapılarak tüketilebilen yoğun bir marmelat. Hakikaten çok ekşi. Benim gibi ekşi tatları sevenler için ideal. Çekme helvada en iyi marka Yakupoğlu. İmalathanelerini görme imkânım oldu. Temiz ve güvenilir. Tereyağlı çekme helva ise Kastamonu’nun simgelerinden. Kastamonu pastırması, Kayseri pastırmasının gölgesinde kalmış bir lezzet.  Hâlbuki Kayseri pastırmasından daha lezzetli. Bunda Taşköprü sarımsağının payı yüksek. Kayseri pastırması artık seri üretime geçildiği için doğallıktan giderek uzaklaşıyor. Kastamonu pastırması güneşte kurutulma âdetini hâlâ terk etmemiş. Hatta bir esnaf bu durumu açıklamak için Kastamonu’da beş pastırmacı birleşsek Kayseri’de bir günde üretilen pastırmayı bir yılda üretemeyiz dedi. Şehirde köklü beş tane pastırmacı var. Bunların en bilineni Tabakoğlu. Bu beş işletme arasında kalite bakımından bir fark yok. Gönül rahatlığıyla hepsinden alışveriş yapılabilir. Akşama doğru bir vesile ile kel simit, pastırma ve çay üçlüsünü denedim. En başta biraz farklı gelse de bir süre sonra pastırmayı yavan yavan yemeye başlamıştım bile. Meğer bu üçlü halkın sabah kahvaltısı da olabiliyormuş akşam atıştırmalığı da. Ben de çok geçmeden bu üçlüyü benimsedim.

Kastamonu’dan ayrılırken şehrin bende bıraktığı intibaları değil de ayrılığın kendisini düşünürken buldum kendimi. Ayrılık ne yaman kelime. Yazıldığı gibi okunmuyor. Bambaşka bir lisanı var. Bu kelimenin cehenneminde yanmayan insan olmadı, olmayacak da. İnsanın yakasını hayatı boyunca bırakmayan yazgısı ayrılık. Celladına âşık olmasının sebebi. Gözlerini kör eden perdelerin en dişlisi. Her an bir şeylere kavuşup bir şeylerden ayrılıyoruz. Bu çoklukla da ‘an’larımız oluyor. Anlarımız anılarımıza dönüşünce ayrıldığımızı anlıyoruz. Bazen kavuştuklarımızdan ayrılıyoruz bazen kavuşamadıklarımız ve kavuşamayacaklarımızdan. Anlara, mekânlara, insanlara kavuşmak için can atıyoruz. Ve ayrılacağımızı bile bile bunu yapıyoruz. Maalesef biz insanoğlu kavuşmaya çok büyük anlam yüklüyoruz. Hâlbuki ayrılıkla beraber yaşadığımızı unutuyoruz. Evet ayrılık bizi hiç yalnız bırakmıyor. Kendisinden başkasına asla tahammülü yok. Biz her zaman “hem o hem o” demek istiyoruz ama o bize daima “ya o ya o” diyor. Ve biz ya onu seçiyoruz ya onu. Ayrılıklardan ayrılık beğeniyoruz. Parçalana parçalana. Kırıla kırıla. Çatırdaya çatırdaya.

Muhammed Furkan Kâhya

Samimiyetin Diyarı Safranbolu

DİĞER YAZILAR

2 Yorum

  • Feyyaz Kandemir , 14/03/2020

    Muhammed Furkan’ın gezi yazılarını beğenerek okuyorum. Üslûbundaki Cündioğlu tesiri belirgin olsa ve biraz sırtarsa da zamanla o tesirden kurtularak kendine has bir üslûba kavuşacaktır. Yeni yazılar yazmaya devam ederek seyr ü sefer notlarının kisve-i taba büründüğünü de görürüz inşallah.
    Muhammed Furkan gezdiği şehirlerin mimarî ve yemek kültürü hakkında malumat veriyor ağırlıklı olarak. Keşke şehirlerin şifahî kültürüne dair merakını/ dikkatini diri tutsa ve bu konuda notlar tutup bizimle paylaşsa. Ayrıca karşılaştığı ilginç insanların portlerine kısaca temas etmesi iyi olur. Yazılarının devamını bekliyoruz kardeşim, kalemine bereket.

    • Muhammed Furkan , 14/03/2020

      Şehirleri gezerken şehirden yola çıkıp insanını anlamaya çalıştığım için sözlü iletişimim sınırlı olabiliyor. İnsanından yola çıkıp şehri tanımak isteyince şehir kendisini açmak istemeyebiliyor. Bundan kaçınmak için şehri öncelemeye çalışıyorum diyebilirim.

      Dücane Hoca’nın dilinin bir miktar etkisinde kaldığımı kabul ediyorum. Ama metinleri bam telime dokunduğu için bunu gayriihtiyari olarak yapıyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.