“ve siz de öpeceksiniz dudağını toprağın”

Masamın üzerinde pek çok dergi var, okumam için bekleyen. Kitaplar da cabası… Fakat ben hâlâ almadığım kitapları düşünüyorum, bir yandan da Edebifikir okurları için ne yazmam gerektiğini… Bu aralar Fârâbî hakkında okumalar yaptığım için acaba Fârâbî’de akıl kavram üzerine bir şeyler mi yazsam, diye düşünüyorum. Belki de can sıkıntısının felsefî bir tahlilini yazmalıyım, sonuçta canı ciddi olarak sıkılan biriyim. Ya da Leyla Erbil’in Mektup Aşkları romanı üzerinden mektup ve aşk ikilisinin cazibesi üzerine bir şeyler de karalayabilirim ama nedense elim klavyeye gitmiyor. Eskiden olsa elim kaleme gitmiyor derdim. İnsan eskiyen ve eskidikçe değişen hatta dönüşen bir varlık.

En iyisi insanın farklı durumlarda takındığı duygu hallerini yazayım. Sonuçta insan her yönüyle ilgimi çeken ve yazdıkça kesinlikle bitmeyecek bir konu. Hem kendini tam olarak kim tanımış ki?

Bir türlü hangi konu hakkında yazmam gerektiğine karar veremiyorum. Yoksa “ne yazmalıyım” hakkında mı bir yazı yazsam? Hem kolay bir yazı olur. Bir çırpıda yazarım.  Nietzsche’nin çok hoşuma giden bir sözü var ki şöyle: “Bir kere yanlış trene bindiyseniz; koridordan ters tarafa yürümenin hiç bir faydası yoktur!” Tamam işte, bu sözün üstüne üstüne gideyim. Kendi imgelemimde ortaya çıkan manaları bu sözün üzerine oturtayım ve sonra dünyayı kurtarmış gibi rahatlayayım. İnsanın ne yazacağına karar vermesi çok zor. Bir kere yanlış bir konu yazmaya başladıysam, konuyu toparlamak için attığım her adım konuyu daha da çekilmez ve okunmaz bir duruma sokuyor sanki. Ya da içimde böyle bir his var. Sonuçta yanlış trene binmişim. Ama durun. Ya tren yanlış değilse ve tren seçimini de hakikatte ben yapmadıysam! Evet evet, ben sadece bir karakter isem. Hatta bu yazıda hayat bulan bir karakterden ibaretsem ne olacak? Bu mesele çıkmaz sokaklara doğru dümen kırdı gibi gözüküyor. En iyisi ben hayatın derinine doğru bakışlarımı yoğunlaştırayım. Hem bu sayede acıya derinden yaklaşmış olur ve bilgi seviyemi ilmen yakînden hakkal yakîn seviyesine çıkarmış olurum. Tamam şimdi buldum. Bilmenin derecelerini yazayım en iyisi. Neydi: İlmel, aynel ve hakkal yakîn. Gerçi bu derecelendirme de çok yazıldı. Eğer illa bu konuyu yazacaksam yeni bir bakış açısı getirmeli ve esas bilginin derecelere sığmadığını ve bu bilginin tamamen keşfi bir bilgi olduğunu yazmalıyım. Fakat bu konuyu da İbn Arabi hazretleri etrafını cami ağyarını mani bir şekilde yazdı. Bana söz düşmez yani. O halde felsefî açıdan konuya yaklaşabilirim.

Kişinin serapa bir akıl halini alması meselesi göz kırpmıyor değil. Baştanbaşa akıl haline gelmek. Her filozofun nihai gayesi değil de nedir? Ama sanıyorum bu makama ulaşan çok az filozof var. Ama aklıma şu mesele takılıyor. Neden bunca filozof bir meselede dahi aynı şeyi söylemiyor? Madem hepsi akıl, akıl diyor. Ortak akıl diye bir şey yok mu yani? Bu konudan da çıkamayacağım, hemen yol değiştireyim. Yol demişken işte buldum konuyu. Yol’un bir yere gitmeyerek gitmesini yazabilirim. Veyahut ta yol’un başlıbaşına bir rehber olmasını ve üstündekileri acıyla kemale erdirmesini… Bu konu açıkçası ilgimi çekti.  Nasıl başlasam acaba yazıya? Şu cümleyle giriş yapabilirim mesela; “Yol durmasıyla ortaya bir fiil koyarken, insan yolda olmasıyla ortaya bir hareket koyar. Yolun hareketi durağanken, insanın hareketi hareketlidir.” Çok da içime sinmedi bu giriş. Madem öyle girişi değiştireyim: “Yolda olmak aslında kendinde olmaktır. Yoldan çıkmadıkça kişi kendinden çıkamaz. Dolayısıyla önyargıları ile yaşamaya devam eder.” Bu giriş de çok klasik oldu. Böyle olmayacak, ben konuyu değiştireyim yine. İlahi İsimler Teorisini yazabilirim mesela. Hem yazının bereketi de olur. İbn Arabi hazretlerinin ruhaniyetinden himmet isterim. Ama bu konu beni zorlayabilir. Hem İbn Arabi ile ilgili kitaplarım evde. Yanımda yeterince kaynak yok. Anlaşıldı bugün Edebifikir okurları için bir şey yazamayacağım. Hem üzerimde bir ağırlık var. Nefes alırken zorlanıyorum. Etrafım ölüm. Evet, bildiğiniz ölüm, bizim bir türlü alışamadığımız ölüm.

Sulhi Ceylan

 

Yazının başlığı: 8 Mart 2017 Çarşamba günü Rahmet-i Rahman’a kavuşan şairimiz İbrahim Hakkı Öztürk’ün Yitiş Sancısı şiirinden bir dize.

DİĞER YAZILAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir