“Yaptım Oldu” Derken?

 

“Yaptım Oldu” Derken?

Falanca inşaat firmasının en tesirli sözüydü bu algımıza yerleşen: ‘ben yaptım oldu’… Çokta takdir topladı camiada aslında bu söylem. Ancak ifade tarzının ve gittiği noktanın tartışılması gereken bir söylem bu. Biraz düşününce edebi noktada nasıl bir sıkıntı doğurduğunu anlarsınız. Tamam neticede bir reklam bu, hakkı da vardır, yapmıştır şahıs; tabii ki olmuştur da, eyvallah. Kimse mağdur olmamıştır işin neticesinde, bu da iyi bir şey. Amma velâkin, işin şirazesi kaymadı mı bu söylemle? Reklam olgusunun çizgilerinin artık ne denli tartışılması gerektiğini göstermez mi bize bu hadise? Veyahut yapılan işin beyanıyla alakalı sıkıntıyı göstermez mi bize? Oldu mu şimdi demek gerekmez mi bu ‘ben’ kokan laflara? Sakın! Vakar zannedilmesin bu sözler-hani kimisi Sultan Süleyman’ın ihtişamıyla karıştırır- bu o ihtişamdan değil; bu, gururun guruldaması, kibrin sıfata sinmesi, zannın zannedilenin üstünde başka bir kalıba bürünmesi ve biraz da köylü kurnazlığı var tabi. Pekâlâ, bu kadar mı sadece? Bu hissedilen mi yalnızca kızmamıza sebep? Tabii ki hayır. Bu işin bir edebi adabı vardı geçmişte. Binlerce eser vücuda getiren nice mimar, nice sultan, nice devlet adamı, yapılanı ufak bir kitabede sır tutmayı yeğlemişti sadece. Kimisi buna dahi lüzum görmezdi; ya sahibi bilinmezdi bu eserlerin ya da ustanın zanaat üslubu fark ettirirdi işin sahibini. Bunlar zaman içinde aktarılırken de ya kitabeler ya da bağımsız kaynaklar kullanılırdı.

Bu konuda Osmanlı da Topkapı Sarayı’nın avlusundaki Miladi 1728 tarihli Sultan III. Ahmet Çeşmesi sade bir örnek olarak karşımıza alenen çıkıyor. Rivayete göre padişah tarafından tasarımı yapılan çeşmenin kitabesinde yalnızca:

Aç Besmeleyle iç suyu

Han Ahmed’e eyle dua

mısraları geçmektedir. Dönemin belki de en bariz açık hava reklam aracı olarak görülebilecek bu tür kitabelerde, mülkleri yaptıranların nezaketi en az yapılar kadar zariftir. Üstelik yapının bariz şekilde çok kalabalık bir vista noktasında yer alması bile bu üslubun değişmesini engellememiştir.

Bir diğer örnek ise Mimar Sinan konusudur. Tezkiretü’l Ebniye ve Tezkiretü’l Bünyan gibi bağımsız kaynaklar bizlere Sinan’ın 370’in üzerinde eser vücuda getirdiğini bildirir. Ancak bu kaynaklarda – detay tartışmaları dışında – Sinan’a ait enteresan bir manzume veya şahsını övücü edebi söyleme rastlamazsınız. Mimari detaylarla alakalı söylemler ise yalnızca bilinmeyeni açığa çıkarmak gayesi taşır. Mimar Sinan, Tezkiretü’l Ebniye ve Tezkiretü’l Bünyan’da dile getirdiği aktarılan: “Bu değersiz kul, Sultan Selim Han’ın saltanat bahçesinin devşirmesi olup, Kayseri sancağından oğlan devşirilmesine ilk defa o zaman başlamıştım. Acemi oğlanlar arasından sağlam karakterlilere uygulanan kurallara bağlı olarak kendi isteğimle dülgerliğe seçildim. Ustamın eli altında, tıpkı bir pergel gibi ayağım sabit olarak merkez ve çevreyi gözledim. Sonunda yine tıpkı bir pergel gibi yay çizerek, görgümü artırmak için diyarlar gezmeye istek duydum. Bir zaman padişah hizmetinde Arap ve Acem ülkelerinde gezip tozdum. Her saray kubbesinin tepesinden ve her harabe köşesinden bir şeyler kaparak bilgi, görgümü artırdım. İstanbul’a dönerek zamanın ileri gelenlerinin hizmetinde çalıştım ve yeniçeri olarak kapıya çıktım” sözleriyle birikiminin temelini anlatırken, altı veya yedi cümlelik bir dizeyi yeterli görmüş, yaptırdıkları ve oldurduklarından bahsetmemiş; aksine birçok eserinde de “olduranın” büyüklüğünü işaret etmiştir.

Yazıyı okuyanların aklına şu sorular muhakkak gelecektir: “Bu iş vakıf sisteminin eserleri için geçer değil midir?”  ya da “O zamanla bu zaman üslubu bir olur mu?”  diye. Neticede her eksilen değer gibi ‘mütevazılık’ değeri de eksilecek, azalacak ancak; bu yalnızca bir eksilme, azalma değil, edebin tamamen yok olmasının bizzat kendisidir. Ne kadar ticari olsa da, doğurduğu veya doğuracağı neticeler eserleri vücuda getiren, eserlere sebep olan insanların tarzı için bir örnek teşkil etmeye başladı bile. Artık ardı ardına inşaat reklamlarında aynı dili duymaya başladık çünkü. Benlik bir üslup olarak yerleşmeye başladı dilimize.

Neticenin son demi şu şekilde izah olunur aslında: yapılanın haddi yapanın izahındaki ince nezakette gizlidir, bu Karahanlılar’dan Gazneliler’e Selçuklu’dan Osmanlı’ya bu edebi düsturla şekillenmiştir. Sadece yapmakla iş bitmez, ticari kaygının boyutu ne olursa olsun.

 

 

 

Edebifikir


DİĞER YAZILAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir