Başarıya Ulaşmış Devrim Yoktur

“Devrim ve Devrimci Olmak” dosyamızın ikinci yazısını Ömer Ertürk yazdı.

***

Tarihte başarıya ulaştığı iddia edilen her “devrim” mutlaka insan kanı ve kemikleri üzerine inşâ edilmiştir. Fransız İhtilali de böyledir, Ekim Devrimi ve İran Devrimi de. Var olanı yıkmak zorunluluğundan hareketle yola çıkan devrimciler, başa gelmelerinden bir süre sonra halk tarafından yıkılması gereken rejimler olarak addedilmeye başlanmışlardır. Bu durum, Sezai Karakoç’un devrimci ve yöneticileri “madalyonun iki yüzü” metaforuyla gayet net anlaşılmaktadır, şöyle ki; yönetimde olan, her istediğine istediği zaman ulaşan ve bunu halktan alarak geçinen yöneticiler, bir zaman sonra proletaryanın adalet arayışıyla karşılaşır ve devrilir. Fakat acıdır ki, bu kez başa gelenler bir rövanş edasıyla kendilerinden olmayana aynı muameleyi yapmaya başlarlar ve böylece ezen-ezilen sınıflar sırayla madalyonun farklı yüzlerine yerleşip aynı gayeyi güderler. Bunu daha net anlayabilmek için George Orwell’ın “Hayvan Çiftliği” okunabilir. Zira oradaki “bütün hayvanlar eşittir, fakat domuzlar daha eşittir” cümlesi, devrimcilerin devrimi başarıya ulaştırdıklarında takındıkları tavrı çok net ortaya koymaktadır. 

Tabiî devrimin oluşumu ve biçimi kadar sonuçları da âdil olmaz genelde. Ve çoğu kez kaybeden çoğunluğa karşı kazanan ve gücüne güç katmaya devam eden bir “seçkin azınlık” zümre vardır. Bunlar farklı zaman ve zeminlerde olsa da her devrimin kazananlarıdırlar.

Devrimin Kazananı

Devrim fiile döküldüğünde; canı yananlar, can yakanlar ve ortada kalanların dışında yukarıda zikrettiğim seçkin azınlık diye bir dördüncü zümre vardır. Bu grup devrim olsa da olmasa da genel olarak hep kazanan, keyfi yerinde olanlardan müteşekkildir. Bu grubun en tipik örneklerinden biri; Fransız İhtilali esnasında başını camdan çıkaran ve kavga eden iki kişiye hitaben; “evet biz kazanıyoruz, daha sert vur” diyen ve hizmetçisinin “efendim biz kimiz sorusuna” kavga henüz bitmedi, bittiğinde belli olacak” diyen tüccardır. Bu, devrimin başından da sonundan da nemalanacak olan azınlık grubun resmidir ve hemen her devrim ülkesinde vardır.

Ancak devrimlerin bir de devrimi yapanlar tarafından masada tasarlanan, masada yapılan ve sonuç olarak yine masada kalan girişimleri vardır. Bunun en tipik örneklerinden biri de memleketimizde gerçekleşmiştir.

Düşünemeyen dil

Mesela “dil devrimi” size de tuhaf gelmiyor mu? Yüz yıllarca kullandığınız kelimeler birileri tarafından elinizden alınıyor ve bu bir yenilik olarak lanse ediliyor. İyi de kelimelerim yoksa, ben neyle düşünüp, yeniyle eskiyi hangi zihinle mukayese edeceğim. Velev ki, yeni olan benim lehime olsun; eskiyi eleştirirken eskinin “eski”liğini hangi kelimeyle ifade edeyim diyen yok. Hadi entelektüel çırpınışımızı bir kenara bırakıp yıllarca treni, az-çok okur-yazarlığıyla “tiren” diye yazan altmış yaşındaki amcaya “üstten tüttürmeli, alttan öttürmeli oturgaçlı götürgeç” diye nasıl söyleteceksin. Bu yaptığının toplumda bir karşılığı yoksa bu yenilik kimin için? Bu konuda rahmetli Erol Güngör’ün şu nefis tahlili ne kadar da yerinde: “İnkılapçılar sosyal ve iktisadî hayatın “kitaba uygun” tedbirlerle istenilen biçimi kazanacağına inanmışlar, bütün icraatlarını masa başında düşünerek planlamışlarıdır. İnkılapçının dramı kitap ile hayat arasında daima hayatın lehine sonuçlanmak üzere sürüp giden çatışmadan doğmaktadır. İnkılapçı sosyal olayı bir zihin olayı olarak ele alan ve bu yüzden, zihinden geçenlerle cemiyette meydana gelen olaylar arasında bir intibak bulunması gerektiğini zanneden adamdır.”

Sonuç olarak devrimlerin geneline bakıldığında çıkış noktası olarak herkesin hayrına diye görünen ve fakat ilerledikçe “herkesi” ikiye bölün, bu gitsin daha iyisi gelsin söylemini en kısa zamanda söyleten bir hareket olduğu görülür. Bu, keşke benim hüsn-ü kuruntum olsaydı; fakat bu tarihin gerçeğidir. Maximilien Robespierre Fransız ihtilali başarıya ulaştıktan sonra en yakın arkadaşlarını giyotine gönderen ve fakat 1794’te “devrim kendi çocuklarını yer” sözü gereği olsa gerek kendisi giyotine giden bir devrim yüzüydü. (Edip Cansever’in bu isimle kaleme aldığı şiiri okuyabilirsiniz.) Devrimlerin genel olarak devrime giden yolda birlikte hareket ettiği yoldaşlarını devrim sonrasında yok etme gayreti içerisine girdiğini göz önünde bulundurursak; odasında kendi kusmuğu içinde ölümle pençeleşirken bulunduğunda, devrimci arkadaşları tarafından “Yoldaş Stalin’i rahatsız etmeyelim” sözü devrimlerin son kertede geldiği noktayı gayet güzel ifade etmektedir. Bu sebeple; başarıya ulaşmış devrim yoktur, henüz kan dökme sırası kendine gelmemiş devrim vardır.

Ömer Ertürk

DİĞER YAZILAR

3 Yorum

  • Inaloğlu Mehmet Bey , 28/01/2021

    3 tane devrim örneğinden yola çıkarak devrimin kötü ve cıs bir şey olduğunu iddia etmek ne kadar doğrudur bilmiyorum. Önce devrimin ne olduğunu sonra da farklı devrimleri incelemek lazım sanırım. 610 yılındaki devrimde de kan var. Ama olması gereken bir devrimdir. 23 yıl sürdü. Etkisi devam ediyor. Sola karşı olacağız diye, solun kullandığı tüm jargonlara da karşı olmak sanki biraz yanlı oluyor. Tabi söylediklerim kendi görüşüm. Kabul etmek zorunda da değil kimse.

  • Feyyaz Kandemir , 28/01/2021

    Devrim aleyhine bir şeyler karalayacaktım, Ömer Ertürk’ün yazısından sonra gerek kalmadı. Hem bu yazı için hem de beni yükten kurtardığın için teşekkür ederim gardaş. Devrimin tevil edilecek, hoş görülecek bir tarafı yoktur. Devrim bir kız ismidir. Eylem’i ayartan da Devrim’in ta kendisidir.

    • Ömer Ertürk , 28/01/2021

      Öncelikle teveccühün için teşekkür ederim kardeş. Fakat sen, kelimeler doğru zamanda doğru yerde kullanılsınlar diye kavga veren bir “adam”sın. Bize “Hz. Muhammed en büyük devrimcidir” cümlesinin iğreltiliği üzerine bir şeyler yazsan, biz de keyifle okusak olmaz mı?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.