“Biraz Aklın Varsa Delir! Kent Sensiz de Çalkalanır!”

Ünlü Rus yönetmen Andrei Tarkovsky; “Aslında ben dünyanın kendiliğinden çok güzel bir sese sahip olduğunu, sinemanın müziğe hiç gereksiniminin olmadığı görüşündeyim” der.

Şehrin, algımızı alt üst eden çığlığında sessizlik kadar gereksinim duyduğumuz bir dostumuzla geçirdiğimiz güzide zamanları saymazsak, hayatın neredeyse tamamı basit, içe dönük, eylemsiz, günlük ritüellerden ibaret…

Neyse ki, en uzun soluklu hayatların bile en fazla kısa metraj bir filmden ibaret olduğu bilgisi bize ulaştı…

Sulhi Ceylan, Tarkovsky’ye inat, mesai saatlerinin çok sesliliğinden bir nebze olsun sıyrılabilmek için telefona sarıldı. İstemsiz bir ses tonuyla konuşmaya başladı. Kadıköy’e gidip gitmemek hususunda ağırdan alan tavırlarıyla Bahadır Dadak’ı yokladı… Hâlbuki bir an önce İmge Kitabevine varıp yeni çıkan şiir kitaplarını incelemek için ayartılmayı bekliyordu. Son bir senedir asker kaçağı olduğunu ve Türk Silahlı Kuvvetleri’ne 120 TL borcu olduğunu henüz öğrenen Bahadır, üzerine düşeni yaptı ve Sulhi’yi ayarttı.

Saat 20.00 sularında ismini bir türlü hatırlayamadıkları ‘Boğaya doğru giderken ki camiinin önünde’ buluştuklarında caminin asıl ismini öğrenmek için en ufak bir girişimde bulunmadılar. Bahadır, Mehmet Erikli’nin hediye olarak gönderdiği ‘Mirâcın Tasavvufî Boyutu’ kitabını Sulhi’ye verdiğinde artık Kadıköy yansa da olurdu. Maksat çoktan hâsıl olmuş, geriye sadece sebepler dairesinde turlamak kalmıştı.

Saat 20.30 civarlarında ekip Çaykolik’e doğru yürümeye başladılar. Antikacılar Çarşısı sokağından sağa doğru kıvrılmadan evvel Sulhi’nin aklına müthiş bir fikir geldi. Yüksek sanat ağırlıklı sosyal deney! Davut Bayraklı sendromundan henüz çıkmış olan Bahadır bu fikri duyunca çok mutlu oldu. Müellifinin ismini zikretmeyi uygun görmediğimiz olağan dışı bir şiir kitabı Kadıköy’ün günahkâr sokaklarının tam göbeğine bırakılacak ve kitaba sahip çıkacak ilk kişi gözlemlenecekti. Gözlemlenmekle kalmayıp kayıtsız şartsız sevilecekti. Karnı açsaydı gözlemeye boğulacaktı. Çaydan zehirlenene kadar edebiyattan bahsedilecekti. İcabında dünyanın bütün tadelleleri onun olacaktı. Ona umutlar bağlanacak, o en güzel bir insan olacaktı. Aman Allah’ım, bu ne güzel bir deneydi!

Bahadır, deneyi uygulamak için kitabı sokağın tam ortasındaki demir levhanın üzerine usulca bıraktı. Takriben on metre ötede konuşlanmış olan Sulhi’nin yanına geldi. Bayramın ilk günü şeker toplamaya hazırlanan çocuklara özgü bir heyecanla beklemeye başladılar. Acaba Türk şiirine kim sahip çıkacaktı? Her gün abartısız yüz bin kişinin devir daim ettiği bu kalabalık meydanda illa ki birileri kitaba/şiire ilgi duymalıydı. Yoksa Kadıköy hakikaten yansın kül olsundu! Yaklaşık beş dakikalık tedirgin bekleyişten sonra Sulhi’nin gözü hafiften seyirmeye başladı. Yoksa… ‘Yo Hayır! Yapamaz, yapmasın bunu bize dünya!’

Birkaç dakika içerisinde yüzlerce insan sokağın bir ucundan diğer ucuna çoktan geçmişti… On dakika sonra, bir iki kişinin seyrek bakışları dışında kitaba nazar eden tek bir âdemoğlu çıkmadı! Kaldı ki Türk şiirine sahip çıkılsındı… On beş dakika geçmemişti ki hüznünü yerlere vuran Sulhi, kitabı olduğu yerden alıp göğsünde parçalamak için gayriihtiyari bir hamlede bulundu. Onu zor da olsa teskin eden Bahadır, Sulhi’nin koluna girip bîtap bedeninin yerlere savrulmasını son anda engelledi. Çaykolik’e varmadan evvel onar metre aralıklarla âşıklar gibi tam üç kez arkalarına bakmışlar, fakat her defasında umutlarıyla nasılda haince oynandığına şahit olmuşlardı.

Hakikat; bu sefer cemal sıfatıyla değil celal sıfatıyla tecelli etmişti.

Aradan yarım saat geçmiş, istemsiz de olsa çaylar içilmiş, kahveler yudumlanmış, sohbetler edilmişti… Bahadır’ın bin bir umutla kaleme aldığı ve yüksek sanata erdiğini zannettiği kısa bir şiiri Sulhi tarafından güzelce yıkanıp kefenledi. İskele camiine gelmeden talkın verip sessizce gömdüler şiiri… Böylesine bir hayal kırıklığı dahi akşamın alaca karanlığında yaşadıkları faciayı bastırmaya yetmiyordu… İçlerinde patlayan onlarca mısra ile gerçeğin marazlı taraflarını kabul etmek zorunda bırakılmışlardı…

Yol ayrımına gelmeden Mephisto’ya uğranıp birer kitap daha yokluk sahasına girdiğinde saatler 21.35’i gösteriyordu…

Ayrılık vakti gelip çattığında, kulaklarında Tarkovsky filmlerinden fırlamış sessiz bir sahnenin son tiradı yankılanıyordu:

Kadıköy Kadıköy olalı böyle zulüm görmedi!

Edebifikir Haber Ajansı

DİĞER YAZILAR

2 Yorum

  • Gerçek Hamza , 08/05/2015

    Biz ufak iken;
    Örnektir paralarını atardık yere. kaldıracak adam çoktu. Hatta kaldırmayacak adam yoktu. Para sonuçta. Kitabın para kadar değeri yok “postmodern” insanlarımızın nazarında.

  • gerçek merve , 07/05/2015

    biz küçükken yolun ortasına cüzdan koyuyorduk sonra onu hemen fark edip alıp cebine koymaya yeltenen kişiyi ise bozuyorduk. iyi bir deney değildi bizimki. ama sizin kitabı yere koymanız lazımdı, kimse fark etmemiştir belki de çünkü.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir