Bir Büyük Mütefekkir Necip Fazıl

Raşit Ulaş Çetinkaya, aramızdan ayrılışının 30. yılında Necip Fazıl Kısakürek’in mütefekkir yönünü irdeliyor.

***

Tarih boyunca en büyük medeniyetleri ve devletleri kuran milletler bu büyüklüğün getirdiği o çaptaki sorun ve sıkıntılarla boğuşmuşlardır. Talas Muharebesi ile başlayan Türk-İslâm Medeniyeti de ulviliğine bağlı olarak yaklaşık bin üç yüz senedir, dünyanın göremeyeceği parlak zamanları görmüş, dünyada hiçbir milletin yaşayamayacağı acıları çekmiştir. Mütefekkirler tam da böyle zamanlarda devreye girerler. Yok olmaya, parçalanmaya yüz tutmuş olan; kültürel, siyasi, askeri ve ekonomik emperyalizmle dört bir yanı çevrilmiş, millî kimliğini ve benliğini kaybetmiş olan insanlara, kim olduğunu ve “ne idüğünü” hatırlatarak kurtuluş reçetesi sunarlar. Yine böyle bir zamanda, milletinin en ihtiyaç duyduğu dönemde ortaya çıktı Necip Fâzıl. 622 senelik, dünya tarihinin gördüğü en büyük imparatorluklarından birisi olan Osmanlı Devlet’i yıkılmış ve Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştu. Bin senedir Şark dünyasıyla, bütün cepheleriyle iç içe oluşturulan medeniyet birkaç yıllık bir süreç içinde yıkılmış ve millete “Artık senin yönün Şark değil Garp” denilmişti. Garp dünyasının ilmî yönden son iki yüz yılda Osmanlı ve Şark dünyasının önüne geçtiği malumdu fakat bir milletin bütün geçmişini birkaç sene içinde değiştirmek o millette büyük kültür şokuna ve şuur kaymasına sebep olmuştu. Dili, kıyafeti, eğitim ve öğretim şekli, idare şekli birkaç sene içinde değişen millet kendisinin hangi medeniyete ait olduğunu anlayamayacak derecede bocaladı. Bu bocalamada kimileri, tamamıyla yeniyi reddedip eskiyi savunurken kimileri de eskiyi ve eskiye ait olan her şeyi reddederek yüzünü Batı dünyasına dönmüştü. Bu bocalamada ikinci kısımda yer alan Necip Fâzıl, 1934 yılında, sonradan kendisini maddi ve manevi varlığıyla tam olarak teslim edeceği mürşidi Seyyid Abdülhakim Arvasi ile tanışana kadar bu kısımda kaldı. Sonradan kendisinin “1938’de içimi öyle bir sosyal mücadele hamlesi kapladı ki, artık çalışamaz oldum ve kendimi mücadele sahasına attım” diyerek belirteceği üzere, asıl kimliği olan mütefekkirliği harekete geçmeye başladı.

Kendisinin Fransa’da yaşadığı korkunç buhran ve “hiç”lik tecrübesi, milletinin yaşadığı hâli anlamasında çok büyük rol oynadı. Kendisinden yola çıkan, yaşadıklarını bireyden topluma yayarak anlamaya çalışan Necip Fâzıl, kendi kurtuluşunun yalnızca Allah ve Resûl yolunda gitmek olduğunu o halde bu milletin de kurtuluşunun yalnızca Allah ve Resûl yolunda giderek olacağını anlayarak mücadelesine başladı. 1943 yılında Büyük Doğu dergisini kurarak içini kaplayan sosyal mücadele hamlesini yeni bir sahada sürdürmeye başlamıştı. Tek parti devrinin korkunç baskısı altında öyle yahut böyle resmi ideolojiye mesafeli olan herkes zulüm görüyor, eziyet çekiyordu. Allah’ın verdiği “mukaddes emaneti” liyakatiyle taşımaya kendisini yükümlü bilen Necip Fâzıl, devrin koşullarını ve “Milli Şef” dönemini korkusuzca tenkit ediyor, Büyük Doğu dergisiyle zamanın ahvâlinden bütün milleti haberdar etmeye çalışıyordu. Büyük Doğu dergisinin muhtevası ve üslubu, bir mütefekkirin nasıl olması gerektiği konusunda büyük ipuçları veriyordu. Dergide, sonradan birçoğu kitap olarak derlenecek yazılar, devrin bütün koşullarına ve alışılmış kalıplara ters düşecek nitelikteydi. Bütün resmi tarihin söylediklerinin tersine özgün bir tarih anlayışıyla, “Bahset tarih balığın tırmandığı kavaktan” diyerek yaptığı ironiyi destekler nitelikte yazı dizileri yayınlıyordu. O güne kadar hain olarak bilinen Şeyh Said, İskilipli Atıf Hoca, Seyit Rıza, Süleyman Efendi, Said Nursi gibi insanların aslında statükonun birer kurbanı olduklarını, millete anlatmaya çalışıyordu. Sanat alanında “Edebiyat Mahkemeleri” isimli yazı dizisi, Tevfik Fikret’ten Mehmed Âkif’e Yahya Kemâl’den Abdülhâk Hamid’e kadar birçok sanatkârı inceliyordu. “İdeolocya Örgüsü” başlığıyla başlattığı dizi, talebelerinden Mustafa Miyasoğlu’nun sonradan söyleyeceği üzere, Platon’un “Devlet” kitabıyla boy ölçüşecek kadar sağlam bir kurguya dayanan, devlet sistematiğini, meclisten milletvekillerine, işçiden patrona, kadından çocuğa kadar ince ince işleyen bir başyapıttı. Kendi ifadesiyle varoluş sebebi bu kitaptı.

Necip Fâzıl, sosyal mücadele hissine gark olduğu ilk andan itibaren bir mütefekkirin sahip olması gereken bütün manevi silahlarla donanmış, ne istediğini ve ne istemediğini bilir bir şekilde, gerek dünyada gerekse Türkiye’deki olayları teferruatıyla tetkik ederek fikir ve ideoloji dünyasını en sağlam temeliyle oluşturmuştu. Bu bağlamda yazdığı kitaplarının sebebi yalnızca Allah’ın insanoğluna verdiği “mukaddes yükü” layıkıyla taşıyabilmek, ümmet-i Muhammed’i içinde bulunduğu ateş çemberinin dışına çıkarabilmekti. “Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu” adlı eserinde kendi tabiriyle, “Kısa ve kalın çizgilerle Batı, ince ve mahrem çizgilerle de Doğu”yu incelerken, ait olduğumuz medeniyet ve ait olduğumuzun iddia edildiği medeniyeti kıyas ederek iki dünya arasındaki derin uçurumu bütün notalarıyla inceliyordu. Yazdığı kitap yalnızca kendi fikrindeki insanlara hitap etmekle kalmıyor aynı zamanda Batı’nın Doğu’ya karşı her cephesiyle üstün olduğunu iddia edenlere de keskin cevaplar içeriyordu. “Türkiye’nin Manzaraları” adlı eseri mevcut olduğumuz hâl ve olmamız geren hâli kıyaslayarak inceliyor, “Dünya Bir İnkılap Bekliyor” ve “İman ve Aksiyon” gibi gençlerle buluştuğu konferanslarının derlenmesiyle oluşan kitaplarda yine aynı ölçüleri anlatıyordu.

Necip Fâzıl’ın, kitapları okunmadan yalnızca kitap isimlerine bakılsa bile ne denli büyük bir aksiyoner olduğu anlaşılacaktır. Aksiyon ona bir Peygamber emridir. “Bir günü diğer gününe eş geçen ziyandadır” diyen Allah Resûlü’ne tam teslimiyet gösteren Necip Fâzıl yaşının kaç olduğuna aldırmadan daimi bir aksiyonun içindeydi. Bu aksiyonun en büyük destekçisi, kendisinin de en büyük kurtuluş ümidi, milletinin içinde en çok değer verdiği olan gençlerdi. Bir fikir adamı gençlere tesir edebildiği müddetçe güçlü ve başarılıdır. Necip Fâzıl ise Türkiye’de gençlere tesir etmiş en büyük fikir adamlarından birisi, belki de en büyüğüydü. Hayatı, mücadelesi, yazdıkları, konuştukları, hepsi yalnızca milletin istikbâlini ellerinde tutan gençleri Allah ve Resûl yolunda hizmete çağırabilmek, “mukaddes yükü” beraber omuzlamak içindi. Güçlü hitabeti, kararlı ve dik duruşu, sert mizacı, bir davanın mücadelecisi olmaya çalışan gençleri çok etkilemiş ve peşinden yüzbinlerce insanı sürüklemişti. Gençliğe Hitabe’de Dininin, dilinin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, kalbinin dâvacısı bir gençlik…” ve “’Kim var? ‘ diye seslenilince, sağına ve soluna bakmadan fert fert ‘ben varım! ‘ cevabını verici, her ferdi ‘benim olmadığım yerde kimse yoktur! ‘ fikrini besleyici bir dâva ahlâkına kaynak bir gençlik…” cümlelerinde iki cümleyle çizdiği bu keskin ve net ölçüler gençliğin hangi ölçüde olması gerektiğini anlatması açısından yeterlidir. Gençlerle hemhâl olduğu kadar onlara olan nutuklarında da ciddi ve nettir. Yere batsın bu dünya / Bu dünyadan hayr uman/ Genç adam at yorganı/ Sana uyuman haram” diyerek dünya ve dünyanın içindekileri lanetleyen Allah’ın emrini güçlü bir edebiyatla gençlere anlatır. Bugün bile ölümünden otuz, mücadeleye başlamasından yetmiş yıl sonra onu konuşuyor olmamız, onun takip etmesini istediği Allah ve Resûl’ünün izinden giden gençlerin, onun kitaplarını sanki yeni yazılmış gibi okuması, gazetelerin Büyük Doğu dergisini yeniden basması, adına düzenlenen etkinliklerin büyük ilgi görmesi, Necip Fazıl’ın ne denli büyük bir mütefekkir olduğunun göstergesidir.

Bir fikir ve dava adamının boynunda olan borç, ait olduğu millete kurtuluş reçetesini doğru ve mutlak olarak sunabilmektir. Necip Fâzıl, Allah’ın ona lütfettiği ömrünü bütün yönleriyle bu kurtuluş reçetesini Müslümanlara sunmakla geçirdi. Bu reçeteyi sunarken ise, kendisi hem reçeteyi yazan doktor hem de ilk uygulayan hasta idi. “Ey Müslüman, sana düşen nimetse sadece çile… Uyu­mamak ve düşünmeye memur olmak… Bu çile kapısından erişilecek dünyayı bilseydin, yatağını ve yorganını satardın!” şeklinde söylerken çilenin en büyüğünü kendisi çekmeye hazırdı ve çekiyordu da. Reis Bey kitabında geçen; “…Ben diyorum ki her fert başucuna; “suçlu benim herkes suçsuz!” levhasını asmalıdır. Ben diyorum ki yegâne kurtuluşumuz herkesin herkesi affetmesindedir. Daha ötesi kanunların sorumluluğuna girer. Ama görüyorum ki anlatamıyorum. Hissediyorum ama anlatamıyorum! Çocuk, “ağlayabilseydiniz anlayabilirdiniz” dedi. Ağladıkça anlıyorum! Ağladıkça anlıyorum! Artık bütün mantık hesaplarımı kaybettim. Hem de öylesine kaybettim ki; Amerika’da bir cinayet işlense de, dünya çapında bir ses sorsa; “katil kim?”, “benim!” diye haykırabilirim! Soğuk kış geceleri, köprü altında yatan çıplakların vebali benim boynumda, gömleğimin yakasında… İsterse çareme adli tıp baksın fakat bir hastaneye girsem de kan kanseri çeken hastalar görsem acaba onları bu hale ben mi getirdim? Diye düşünüyorum.” İfadeleri, Necip Fâzıl’ın bütün milletin yaşaması gereken bu çileyi ve nefs muhasebesini ne derece kuvvetli bir biçimde yaşadığını izah etmeye yetiyor.

Necip Fâzıl, kurtuluşu nasıl olması gerektiğini anlatmak için, eserlerinde yazabilme kudretinde olduğu bütün türlerden faydalandı. Şiir(Çile, Esselam…), roman(Aynadaki Yalan), deneme(Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu…), hikâye (Hikâyelerim), piyes(Bir Adam Yaratmak, Tohum, Mukaddes Emanet…), çeviri (Reşahat, Gönül Nimetleri…), ilmihal(İman ve İslâm Atlası), Siyer-i Nebi (Çöle İnen Nur), dergi(Büyük Doğu, Ağaç), biyografi(Hz. Ali, Namık Kemal, Ulu Hakan …), tarih(Son Devrin Din Mazlumları, Vatan Dostu Vahüdiddin…), ütopya(İdeolocya Örgüsü), konferans(Ayasofya Konferansı, Mehmetçik Konferansı), anı(Cinnet Mustatili), tasavvuf(O ve Ben, Tanrı Kulundan Dinlediklerim…), tahlil(Rapor, Çerçeve, Savaş Yazıları…), senaryo(Senaryo Romanları).  Yalnızca tek türden beslenmeden gücünün yettiği bütün türlerde davasını, uğruna kendi nefsini feda ettiği milletine anlatmak ve bunda da başarılı olmak yalnızca büyük fikir adamlarının işidir.

Necip Fâzıl’ın, Türk fikir ve siyaset hayatındaki etkileri dün olduğu gibi bugün de kuvvetli bir şekilde sürüyor. Onlarca yıldır müze olarak kullanılan Ayasofya’nın yeniden cami olmasının önemini elli sene önce söyleyen Necip Fâzıl’ın söyledikleriyle bugün Ayasofya’nın yeniden cami olarak açılması gündeme geliyor. Dün parti liderleri gençliğe sahip olmak için Necip Fâzıl’ın desteğini ararken bugün de Necip Fâzıl şiirleri ve sözleri aynı amaçlar için söyleniyor. Necip Fâzıl’ın şahsı görünümünde davasına düşmanlık edenler, öldükten otuz yıl sonra bile hâlâ ona kin duyuyorlar. Yani Necip Fâzıl rahmet-i Rahman’a kavuşmasına rağmen onlarca sene evvelden bugün ülkenin gündemini değiştirebiliyor. Bu yalnızca davasının kölesi olan büyük fikir adamlarına nasip olur.

Hülâsa, aksiyonu, yıllar geçtikçe değerlenen Necip Fâzıl, bu toprakların yetiştirmiş olduğu en büyük mütefekkirden biridir. Yaptıkları, yazdıkları, dünü ve bugünüyle Türkiye’deki etkisi bunu net bir şekilde gösteriyor.

DİĞER YAZILAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir