Hayal, Sınır ve Ahlak

İnsan hayal etmeyi seven bir varlık. O kadar ki, bilemediği yerlerden gelen bir istekle her an hayal kurabilir insan. Hayal, insanın ulaşamadıklarına yahut ulaşmak istediklerine yakın olma isteği. Dolayısı ile hayal ile sınır birbirine zıt iki kelime. Zira insanın bulunduğu zamanın, mekânın sınırlarını -bir anlamda- aşmasını gerektirir hayal. Bu yüzden insanı sınırlara hapsolmaktan kurtaran zihni bir faaliyettir. Mesela sanatçının eserinde hakikate biraz daha olsa yaklaşmış olma hayali vardır. “Şey”lerden bağımsızdır. “Sınır”ın tam zıttı anlamdadır ve dolayısı ile hakiki anlamda “hayal”dir. Pekiyi, insanlar sadece belli “sınır”lar dâhilinde, belli “şey”leri hayal ediyorsa, hayal dahi insanın zihnine “sınır” çekiyor, köreltiyorsa, bu başlı başına koca bir problem değil mi?

Evvela “sınır” kelimesi üzerinde, “sınır” ifadesi ile “ne”yin anlatılmak istendiği meselesi üzerine durmak gerekir. Ve bu noktada şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: İnsan, eylemlerini, -Kant’ın ifadesi ile söyler isek- “istenç”lerini belli noktalarda “sınır”ladığı ölçüde özgürdür ve gerçekten insandır. Dolayısı ile bu anlamda bir “sınır”lama insanın tekâmülü için gereklidir. Bu “sınır”lama ise ancak “ahlak” ile olabilecektir. Zira yine Kant’ın deyişi ile “Ahlak yasası, ben-sevgisinin etkisinden ve kendini beğenmişliğin çılgınlığından kurtarır.” İnsanı, istençlerine yani determinist düzene hapsolmaktan kurtaracak bir sınırlama gereklidir. Zira ancak böyle bir “sınır”lama insanı, kalbini ve zihnini körelten  “başka” “sınır”lamalardan kurtarabilecektir. Kant der ki: “Örneğin bir adam düşünelim, bu adamın dilediği nesne ve uygun durumda karşı karşıya geldiği haz eğilimine direnemediğini, bunun elinden gelmediğini söylediğini varsayalım. Bu uygun durumu ele geçiren kimsenin evi önünde darağacı kurulmuş olsa ve bu kişi umduğunun tadını çıkarır çıkarmaz asılacak olsa, eğilimini baskı altına alabilir miydi?” Veya şunu sorabiliriz: Bu eğilimi baskı altına alması için nasıl bir “yasa” gerekirdi? Ve nihayetinde adamın; eğilimini baskı altına alması dolayısı ile kendisinde “sınır”ladığı şey ile eğilimini baskı altına almaması durumunda yine kendisinde “sınır”lanan şey neye tekabül eder? Adamın evinin önünde darağacı kurulmuş olsa dahi salt darağacı kurulmuş olması dolayısı ile bu adamın hazzının önüne geçemeyeceğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Zira eğilimi baskı altına alabilmek salt bir cezai müeyyide ile mümkün olamaz. Bu adamın paraya eğilimi olduğunu kabul edelim mesela. Adamın rüşvet almasını engelleyecek saik, ceza yasasındaki rüşvet suçunun müeyyidesi olan 4 ila 12 yıllık hapis cezası değildir. Zira böyle olsa idi böyle bir müeyyideye rağmen rüşvet suçunun bu denli yüksek oranda işlenen bir suç olmaması gerekirdi. Hatta  hiç işlenmemesi gerekirdi. Bir suçun veyahut suç teşkil etmeyen başka bir eğilimin baskı altına alınmasının yegâne yolu bir “iç yasa”dır ki bunun adı da elbette “ahlak”tır. Ahlakın temelinin ise yüce bir buyruğa dayanması icap eder ki bir iç yasa haline gelebilsin. Aksi mümkün değildir. İşte bu ahlak ile insan “ben-sevgisinin etkisinden ve kendini beğenmişliğin çılgınlığından” kurtulmak için bir “sınır”lamaya gider. Fakat bu hazları sınırlama yoluna gidemez ise insanlığı tekâmül ettirme imkânını “sınır”lamış hatta yok etmiş olacaktır.

Bizler, “ahlak”ın insanların hazlarını “sınır”layamadığı, insanlarca -yüksek oranda- bu “ahlak”ın dolayısı ile sınırın yok sayıldığı, kabul görmediği bir çağda yaşıyoruz. Dolayısı ile aksi durum ile yani insanın bizzat insanlığını sınırladığı, sınırlandırıldığı örnekler ile daha çok haşır neşiriz. Bu durum bizleri çeşitli tezatlıkları içerisinde barındıran, çarpık, hastalıklı durumlar ile karşı karşıya bırakıyor. İnsanlar müthiş bir “sınır”sızlık ile yaşıyorlar. Zira burası her türlü hazın, eğilimin “anı yaşamak” sloganı ile kutsandığı bir dünya. Bu kutsananları sınırsızca istemesi, hayal etmesi, akabinde bunlara sahip olması salık veriliyor insana. Müthiş bir heyecan ile arzu edilene ulaşma çabası içinde herkes. Arzu edilen şeyin ne olduğu hiç mühim değil.  Bu şey, gelecekte sahip olmak istediği meslek, araba, ev de olabilir, bir tatil de yahut bir elbise, gitmek istediği bir eğlence organizasyonu da. “Güzel bir insanın içine, özüne ulaşmak amacıyla neştere sarılmak gibi: Ortaya dökülen iç organlar, insanın yüreğini kaldıran bir manzara değil midir?” diyor ya Gogol tıpkı bunun gibi, zihin sadece ele avuca gelen şeylerin varlığına inandırılıyor, zihnini sürekli bu şeylerin hayali ile meşgul etmekle, -aslında- ele alınan bir neşter misali kendi zihnini ceset haline getiriyor insan. Sahip olmak istenen “şey”ler, yaşamak istenen hayat bağlamında müthiş bir “sınır”sızlık… Sahip olmada bir “sınır”sızlıktan bahsediyoruz. Yani pozitivizme bağlanmış bir “sınır”sızlıktan. İnsan zihninin sınırsızca hayal etmesi fakat sadece “şey”leri hayal etmesi. Tezatlık burada. “Sınırsızlık” ve “şey” kelimelerinde. Zihin hayal ediyor hem de sınırsızca hayal ediyor ama hayal ettiği sadece nesneler yani “şey”ler. Dolayısı ile burada sınırsızlık vasfını “şey”lere vermiş ve bu vasıflandırma ile birlikte bir anlamda “eşya”yı kutsamış oluyor zihin. Eşyayı kutsayan zihnin ise arzularını sınırlandırması elbette beklenemez. Sınırsızca fakat sınırlı bir şeyleri hayal eden ve bu nevi hayaller ve arzular ile aynı zamanda insanlığını sınırlayan bir zihin çıkıyor nihayetinde karşımıza.

Evet, ahlak insanın “istenç”lerini yönlendirmek suretiyle haz ve eğilimlere bir “sınır” getirir. Ahlak bu sınır münasebetiyle insan ile “şey”ler arasına bir sınır koymakta ve bu sınır ile insanın zihni ve kalbi ufkuna bir genişlik vermektedir. Ahlakı dışlamak ve dolayısı ile pozitivizme hapsolmak, insan zihnine sadece dokunabileceği şeylere tahayyül etme imkânı verirken ve insanın nefsini değil zihnini sınırlandırırken, ahlakı; yaşamının temel düsturu saymakla “şey”ler ile münasebetinin temeline ahlakı koyan insan, zihnini kendiliğinden tüm bunların sınırından kurtarmış olmaktadır. Zihnin tahayyül kabiliyeti somut olandan soyut olana genişlemektedir. Dolayısı ile ahlakın insanı özgürleştirmesi de aslında tam bu noktada sağlanmış olmaktadır. Zira özgürleşmek insanın her istediğini yapıp etmesinden ziyade neyi yapıp neyi yapmayacağına “irade”si ile karar verebilmesidir. Bu “irade”yi insana verebilecek olan ise sadece “ahlak”tır. Oysa pozitivist öğretiye hapsolan zihin, daha hayal ederken iradeden mahrum edilmektedir. Zira “şey”leri sınırsızca isteme, pozitivizmin temel düsturudur.

Feyza Yapıcı

DİĞER YAZILAR

4 Yorum

  • gerçek merve , 04/05/2015

    Ahlak mevzu bahisse eger, benim aklima Immanuel Kant in o meshur odev ahlakindan once Ebubekir Razi gelir, N. Tusi gelir, Ibn Miskeveyh gelir, bu baglamda yazilmis Ilm-i Ahlak eserleri gelir. Bıktım Batinin kavramlariyla, dusunurleriyle konusmaktan, onlarla dusuncelerimizi destekleme gerekliliginden.sevgili yazarin bu yazi icin diyorum, Islamdaki Ahlak Felsefesinin tesekkulunu, dogu eserlerini incelemesini hic olmazsa goz atmasini elzem goruyorum.

  • receb tayyib erdoğan , 26/04/2015

    bir ülke hayal ediyorum
    kant ve gogol olmayan beldelerde!
    (yazı içeriği okunmadan önce söylenmiştir.)

  • Ahmed , 25/04/2015

    Çok güzel bir fikir yazısı olmuş. Teşekkür ederim.

  • haddi muttasıl , 24/04/2015

    Hayalin ve nesnelerin sınırlarına dair söylediklerinize tamam, peki ya ahlakın sınırı ne olacak? Bize ahlaksız gelen birçok şey başkalarının ahlakı olabiliyor. Dolayısıyle ahlak müphem bir kavram. Yazar ahlakın sınırının ne olacağını sorup, “müslüman için ahlakın sınırını neyin çizdiğini anlatda, yazı muhteşem bir fikrî zemine otururdu, diye düşünüyorum…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir