İki Partili Siyasî Yapının Temelleri*

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye’deki siyasî yapının dönüşümünü açıklamak için tek parti devrinin yapısını göz önüne almak gerekir. Bülent Tanör, siyasî yapıdaki değişim tartışılırken bir anayasa sorunu bulunduğu görüşünün aydınlar tarafından işlendiğini ancak siyasî liderler arasında böyle bir kaygının bulunmadığını ifade eder (Tanör, 2018: 345). Ülkenin geçirdiği bu süreç üç döneme ayrılır: Türkiye, 1923-1930 arasında iki muhalefet partisi teşebbüsünün bulunduğu, nispeten yumuşak bir tek parti devresinden sonra bilhassa 1937-1945 arasında “parti devleti” niteliği taşıyan daha otoriter bir tek partili devre yaşamıştır. Daha sonra 1946-1960 arasında ise yaygın kullanımıyla çok partili bir devre yaşanmıştır. Ancak, burada açıklanmaya muhtaç olan bir durum vardır: Bu üç devre de aynı anayasayla ve bu anayasının siyasî yapıya dair maddelerinde değişiklikler yapılmaksızın yaşanmıştır. Birbirinden ciddî mânada yapısal farklılıklar arz eden bu üç dönemin aynı anayasaya dayanıyor oluşunu, Tanör’ün Türkiye’deki tek parti modeliyle ilgili açıklamalarında buluruz. Buna göre, Türkiye’de sürekli değil geçici ve totaliter değil otoriter nitelikte bir vesayet partisi yapısı bulunmaktadır. Tanör, çok partili yapıya geçişin yumuşak olmasını, Kemalist devrimlerin -devrin tabiriyle “Türk İnkılâbı”nın- demokratik bir gelecek kuracak toplumsal ve kültürel bir öz taşıdığı savıyla açıklamak ister (Tanör, 2018: 338). Fakat Tanör’ün bu açıklamaları, meşrûti monarşiden cumhuriyet rejimine geçişin de dünyadaki örneklerine nispetle daha yumuşak olduğu düşünüldüğünde, yeterli olmayacaktır. Her ne kadar anayasa bakımından 1921’den 1924’e birtakım değişikliklerle geçilmişse de, bu geçiş 1789 Fransız İhtilâli ve 1917 Bolşevik İhtilâli’ne nazaran sosyal ve siyasî bakımdan daha az sarsıcı bir geçiş olmuştur. Meselenin burasında, Türkiye’nin meşrutiyet rejimine geçiş sürecini hatırlamak yerinde olacaktır. Tanör de 2. Meşrutiyet’e geçişi ele alırken Japon, Rus ve İran’daki meşrûtî yapıya geçişin Jön Türkleri etkilediğini vurgular (Tanör, 2018: 172). Ayrıca Meşrutiyet rejimine geçiş sağlanabildiği takdirde Avrupa’daki meşrûtî monarşilerin siyasî desteğinin elde edilebileceği beklentisi, “devlet kurtarma” motivasyonuyla hareket eden Jön Türklerde ve yenilikçi, genç bürokratlarda bulunmaktadır. Nihayet, denebilir ki, Türkiye’de batılılaşmayla beraber devlet anlayışında uluslarası konjonktürü gözeten bir tavır olagelmiş ve bu tavır, kimi zaman, ülkenin hukukî ve siyasî iç yapısını da aşan bir teamül gibi siyasî tarihimizde kendini göstermiştir. Yani imparatorlukların siyaset sahnesinden çekildiği Birinci Dünya Savaşı sonrasında da, meşrutiyet rejimine geçişte olduğu gibi, Türkiye dünyada hâkim olmaya başlayan millî devlet modelini ve cumhuriyet rejimini takip etmiştir.

1924 Teşkilât-ı Esâsiye’siyle üç ayrı mahiyette siyasî devir geçirilmesini açıklamakta da işte dünya konjonktürünü takip etmeye kendini mecbur hissetmenin rolü olduğu düşünülebilir. Benzer bir anlayışın, Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı sonrası arayışlarında da belirdiğini gözlemlemek mümkündür. Öte yandan, Türkiye’nin “demokrasiye geçişi” için yaygın bir kanaat ve yorum olarak ABD’nin demokratik rejime geçiş için Türkiye üzerinde siyasî etkisi olduğudur. Sıvış’ın, ana meselesinin bu meseleyi tespit olduğu ve başta diplomatik kaynaklar olmak üzere ABD arşivlerine dayanarak yürüttüğü araştırmasında vardığı neticelere göre Türkiye, ABD’den bu hususta baskı, teşvik veya talep ile muhatap olmamıştır (Sıvış, 2019: 380-383).

Sözün burasında, “iki partili siyasî yapı” veya “iki partili siyasî düzen” şeklindeki tarifi temellendirmek ve böyle bir isimlendirmenin sebeplerini ortaya koymak yerinde olacaktır. Bu isimlendirmeye sebep teşkil eden dış şartları anlamak için Türkiye’de cumhuriyet ilân edilirken kendisini uluslararası camiada nasıl konumlandırdığı, dış siyasetinde nasıl bir çerçeve belirlediğini tespit etmek gerekir. Kasım 1922’de Lozan’daki konferansa katılma hazırlığı yapan TBMM, bir yandan da saltanatı kaldırmıştı. Bununla İstiklâl Harbi boyunca süren Ankara Hükümeti-İstanbul Hükümeti ikiliği ortadan kaldırılmış oluyordu. Bu aynı zamanda Birinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan, Wilson İlkeleri çerçevesinde tanzim edilmek istenen uluslararası düzene intibak etme arzusunun bir ifadesiydi. Sultan Vahdeddin’in İstanbul’dan ayrılmasından sonra Lozan’da 20 Kasım 1922’de Ankara Hükümeti temsilcileriyle emperyalist devletlerin temsilcileri arasında görüşmeler başlamıştır. Lozan görüşmelerinin kesildiği 4 Şubat 1923’ten, görüşmelerin tekrar başladığı 21 Nisan 1923 arasında 17 Şubat 1923’te başlayan Birinci Türkiye İktisat Kongresi’nde (İzmir İktisat Kongresi) Latin alfabesine geçmek gibi hususlar da tartışılmıştır (Ateş, 2016: 389-392). Aynı dönemde Mısır’da gelişen Firavunizm hareketi de Latin alfabesine geçişi tartışıyordu (Dede, 2019: 52-55). Demek oluyor ki Wilson İlkeleri’nin tayin ettiği yeni uluslarası şartlar (Paris Barış Konferansı’ndan beri emperyalistler mağlup devletlerle imza ettikleri anlaşmaların ön tarafına Wilson İlkeleri’ni koyuyor, bununla yeni bir dünya düzeni kurmaya çalışıyorlardı), batı medeniyeti dışında kalan yerler için -gerek bağımsız rejimler gerek manda rejimleri altında olsun- gâlip olan batı medeniyetini bir ufuk hâline getiriyor ve bu bölgeler için müstakbel veya muhtemel bir ulus devlet rejimini öngörüyordu. Nitekim Hindistan’daki Hilafet Hareketi’nin Britanya hükümeti nezdindeki teşebbüsleri ve Türkiye kamuoyunda hilafet lehine beyânlarda bulunmaları, Ankara Hükümeti’nce kendi hakimiyet sahalarına nüfûz çabası olarak telakki edilmiştir (Ateş, 2016; 219). Ayrıca İngiliz diplomatik kaynaklarında İsmet Paşa’nın hilafetin ilga edilmesi durumunda İngiltere’nin tavrının yumuyaşacağı ve Musul meselesinin halledilmesinde kolaylık sağlanacağı fikrine vardığı ifade edilmektedir (Özcan, 1997: 247). İstiklâl Harbi boyunca takip edilen hilafetçi söylem terk edildikten başka, son tahlilde, Türkiye’nin dış politikasında Pan-İslâmcılık olarak tefsir edilecek her türlü siyasî tavrı terk ettiği ve batıcı bir siyaset takip etmeye başladığı da açık ve kesin bir bilgidir (Armaoğlu, 2018: 32-34).

Ankara’da tutunmayı ve birliği sağlayan TBMM hükümetinin, uluslarası koordinatlarını tayin eden siyasî yapıyı İngiliz-Sovyet ilişkileri bağlamında inceleyen Gökay, Türkiye’nin İtilaf devletleri içerisindeki ayrılıklardan ve Sovyetler ile İngiltere arasındaki karşıtlıktan istifade ettiğini tespit etmiştir. Ona göre Türkiye, Bolşevizm ile emperyalizmin rekabetinde bir tampon bölge olarak kalarak millî varlığını elde etmiştir (Gökay, 2006: 223-229). Buradan hareketle Türkiye’nin siyasî dengeyi korumak adına dünyaya devrim ihraç etmek isteyen Sovyetlerin tesirine girmekten kendini koruyup İngiltere’nin Boğazlar üzerinde Bolşevik peyki bir siyasî yapı görmesinden sakınmak gerekiyordu. Öte yandan, eski Çarlık Rusyası’nın nüfûz bölgelerinde peyk hükümetler teşkil etmek çabasındaki SSCB’nin hilâfına bir Pan-Türkçü – Turancı bir siyaset takip etmekten de Ankara’nın imtina etmesi, SSCB ile imzalanan saldırmazlık paktı icabı, bekleniyordu. Gözetilmesi gereken bu diplomatik dengeler içerisinde Türkiye’nin kendini nasıl bir siyasî yer seçeceği Ankara’daki mecliste de bir istifham olarak doğmuştu. Bunu izale sadedinde meclis ve hükümet reisi sıfatıyla Mustafa Kemal Paşa, meclis kürsüsünden şu pragmatik beyânı vermiştir: “Efendim, bizim hükûmetimiz demokratik bir hükûmet değildir, sosyalist bir hükûmet değildir. Ve hakikaten kitaplarda mevcut olan hükûmetlerin, mahiyet-i ilmiyyesi itibariyle, hiçbirine benzemeyen bir hükûmettir. Fakat hâkimiyet-i milliyeyi, irade-i milliyeyi yegâne tecelli ettiren bir hükûmettir. (…) Biz hayatını, istiklâlini kurtarmak için çalışan erbâb-ı say’ız, zavallı bir halkız! Mahiyetimizi bilelim. Kurtulmak, yaşamak için çalışan ve çalışmaya mecbur bir halkız!” (Toprak, 2013: 381).

İşte bütün bu şartlardan hareketle, Batı Demokrasilerinden de, yanı başındaki Sosyalist hükümetten de olmayan bu Türkiye’nin siyasî yerinde yani rejiminde Pan-İslâmcı, Pan-Türkçü ve Bolşevik olmamak bir karakter olarak, bir ilke olarak önemli yer tutmuştur denebilir. Dolayısıyla Türkiye’nin, İkinci Dünya Savaşı sonrası şartlara intibak ederken siyasî rejiminin kodlarını, bu ilkeleri koruyarak güncellemek istediği görülecektir. Dikkat edilirse, bu siyasî durum hukuken değil teamülen sağlanmıştır. 1924’te hilafet kaldırılırken Teşkilât-ı Esâsiye’de “devletin dini, din-i İslâm’dır” ibaresi korunmuş ama Hac yasağına varan bir laiklik pratiği uygulanmıştır. Benzer bir şekilde İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra da laiklik prensibi anayasada korunurken pratikte Hac yasağının kaldırılması, dinî tedrisâtla ilgili yasakların kaldırılması gibi uygulamalar hayata geçirilmiştir. Hukuken değil de teamülen oluşturulan bu rejim yapısının anlaşılması için Tanör’ün yukarıda ele aldığımız, aynı anayasayla üç farklı dönemin (“otoriter” 1923-1937, “totaliter” 1937-1946 ve demokratik 1946-1960) yaşanabilmesi olgusunu hatırlamalıdır. Buradaki olgu, hukukî bir metinle bağlayıcılık yerine siyasî ictihad ve teamüllerle denetleyicilik ve vesayetçiliğin işlediği şeklinde açıklanabilir. DP’nin kuruluşunda, Bayar’ın parti programını da yanına alarak İnönü’ye gittiği, yapılan görüşmede cumhurbaşkanının Bayar’dan “dinin siyasete âlet edilip edilmeyeceği”ni sorduğu bilinmektedir (Koçak, 2018: 166-167). O dönemdeki cemiyetlerin ve fırkaların hukukunu düzenleyen kanunundan ötürü, yeni bir partinin kuruluşunun izne bağlı olmasının yasal dayanağı bulunsa da İnönü’nün Bayar’dan laiklik güvencesi alması üzerine düşünmelidir. O dönemdeki anayasada laiklik bir hukukî ilke olarak bulunuyorken İnönü’nün hukukî metinleri de aşarak, kendi şahsına bir güvence verilmesini talep etmesi Türkiye’deki siyasî yapının sözünü ettiğimiz teamüllerle şekillendiğinin bir ifadesi olmalıdır.

Tek partili siyasî yapının terk edilip “Millî Şef”in murakebesinde iki partili siyasî yapıya geçişte rejimin dokusunda birer hassasiyet bölgesi olarak oluşan Bolşeviklik (zaman içerisinde “Komünistlik”, “Moskof Taraftarlığı”, “Kızıl” gibi adlar da alır), Turancılık ve İslâmcılık hususunda da güncellemeler ve yoklamalar görülmüştür denebilir. Rejim kodlarının tazelenmesinde Bolşevik hassasiyeti Tan Matbaası’nın basılması ve Sabahattin Âli’nin öldürülmesi hadiselerinde görülmektedir. Koçak, 1945-1950 dönemini incelediği geniş çalışmasında 1946’nın Ekim ayı boyunca siyasî gündemi meşgûl eden İnsan Hakları Cemiyeti’nin kuruluşu ve sonrasında hükümetçe kapatılmasında da sol siyaseti tecrit politikasının etkili olduğunu vurgular (Koçak, 2013: 235). 1944 Turancılık Davası diye kayıtlara geçen ve etkileri Türk Milliyetçiler Derneği (TMD) ve Millet Partisi’ne kadar süren hadise ise bu dönüşüm yıllarının Turancılığı tecrit etme yüzünü ifade eder. Rejimin kendi sağlamasını yaptığı işlerden Büyük Doğu mecmuasının ve Büyük Doğu Cemiyeti’nin kapatılması gibi hâdiseleri de siyaset sahnesinden İslâmcılığı uzak tutmakla ilgili görebiliriz. Bu sürecin böyle şekillenmesinde CHP’nin kendi vesayetinde bir muhalefet partisiyle demokrasiye geçebilme imkânını aramasının, Türkiye’nin dönemin dünyadaki hâkim siyasi gücü olan Anglosakson yapıyı modellemesinden ötürü ABD’deki gibi iki partili bir yapının istenmesinin ve Kemalizm’in katı bir ideolojik doktrinleşmeye gitmeyip esnek kalmak sûretiyle iki partili dönüşüme izin verecek bir yapıya sahip olmasının etkisi olmuştur (Koçak, 2010: 15, 22 ve 25).

Bütün bu açıklamalar ve bilgilerden sonra “iki partili siyasî yapı”, “iki partili sistem” şeklindeki kavramsallaştırmayı açıklamak daha mümkün sayılabilir. Siyasî partilerin de bağlı olduğu cemiyetler kanunu başta olmak üzere mevzuatta yapılan değişiklikler dikkate alındığında Türkiye yasaları itibarıyla çok partili hayata geçmiştir. Ancak siyasî yapısı düşünüldüğünde farklı ideolojik grupların teşkilatlanma ve ifade imkânları çeşitli toplumsal hadiselerin getirdiği kamuoyu baskısı da araçsallaştırılarak sınırlandırılmıştır. Hem DP’nin hem CHP’nin irticayla mücadele, komünizmle mücadele ve Batı demokrasileriyle ittifak gibi başlıklarda tavır birliği içerisinde olduğu ve üçüncü bir siyasî alternatifin doğmasına izin vermedikleri görülür. DP’nin kuruluşu sırasında İnönü’nün, Bayar’dan zaten anayasal garanti altında olan laiklik için bir de şahsı adına teminat istemesindeki tavrın benzerini DP’liler, millî irade ve demokratik çoğunluk konusunu yasal dayanakları da aşarak kendi varlıklarıyla mukayyet sayarak gösterirler. Netice olarak, Terakkîperver Cumhuriyet Fırkası ve Serbest Fırka tecrübeleri, siyasî yapı bakımdan ilgili dönemi tek partili dönem olmaktan çıkarmadığı gibi kısa zamanda kapanan, seçim ve meclis yüzü göremeyen birçok küçük partinin kurulması ve hukukî yapıdaki çok parti imkânı 1946-1960 arasını siyasî bakımdan “iki partili yapı” olmaktan çıkarmaz.

Mehmet Raşit Küçükkürtül

 

gurgumlu@gmail.com

* “1952 Malatya Suikastı’nın Türk Siyasî Hayatına Etkileri” serlevhalı yüksek lisans tezinden “2.2.1. Tek Partili Siyasî Yapının Dönüşümünün Temelleri” bölümü.

Kitabiyat

Azmi Özcan, 1997. Pan-İslamizm (Osmanlı Devleti, Hindistan Müslümanları ve İngiltere [1877-1924]), Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara, 280s.

Bülent Gökay, 2006. Emperyalizm ile Bolşevizm Arasında Türkiye. Agora Kitaplığı, Ankara, 2006.

Cemil Kocak, 2013, Rejim Krizi, İletişim Yayınları, İstanbul, 615s.

Cemil Koçak, 2010. İkinci Parti, İletişim Yayınları, İstanbul, 976s.

Efe Sıvış, 2019. Türk Demokrasisinin Sıfır Noktası (Amerikan Dışişleri Belgeleri Işığında Türkiye’de Çok Partili Hayata Geçiş), Ötüken Neşriyat, İstanbul,  407s.

Fahir Armaoğlu, 2018. Türk Dış Politikası Tarihi. İstanbul: Kronik Kitap, 352s.

Fahrettin Dede, 2019. “İngiliz İşgali Sonrası Mısır’da Siyasî ve Fikrî Yapılanma (1882-1928)”, Sakarya Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, Sakarya.

Toktamış Ateş, 2016. Türk Devrim Tarihi. İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 442s.

Zafer Toprak, 2013. Türkiye’de Popülizm (1908-1923), Doğan Kitap, İstanbul, 504s.

Bülent Tanör, 2018. Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri. Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 456s.

DİĞER YAZILAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir