Kavga

Mutsuzluk… Baştan aşağı mutsuzluk… Hiç kimse gerçek mutsuzluk üzerine yazamaz, ben de deneyecek değilim, diyordu Camus. Evet, ben de bu mutsuzluğu anlatmayı denemeyeceğim. Fakat salt mutsuzluk değil, bu mutsuzluktan oluşan bir “kavga” var içimde. Bu “kavga”yı anlatabilirim belki. Belki, bu kavganın meydana getirdiği infiali betimleyebilirim.

Kavga, iyidir aslında. Zira çoğu kere uzun süren kavgalar sonunda hakikate ulaşılır. Kavga lâzımdır bu sebeple. Kavga etmeli, hem de öyle çetin bir kavga olmalı ki, insan bu kavganın sonunda apaçık, pîrüpâk olarak görsün hakikati. Belki ömrün sonuna kadar sürer bu kavga. Kimilerinin kavgasında nefs galip gelir kimilerininkinde ise ruh ve o ruh ile bezenmiş kalp. Ruhun galip gelişi güzeldir, huzurdan ziyade hüzün verir insana. İnsana kendini hatırlatan bir hüzün. Ama müthiş bir güzellik vardır bu hüzünde. Nefse yenilinen kimi kavgalar sonunda dahi o güzel hüznün hatırası gelir zihne, ağlar insan.

İnsanın nefse yenildiği kavgalar… İşte bu kavgalar başka bir kavgayı doğurur. Daha acımasız bir kavgadır bu. Zira teslim olmuştur insan, kendinden olmuştur. O değildir artık tüm bedene hâkim olan nefstir. Ağlar insan, acı ile ağlar. Ve bu mağlubiyet “onlar” gibi yapmıştır insanı. Peki, “onlar” kimlerdir?

Belki ilk şuradan başlamalıyım. Ben yalnızlığı hep ikiye ayırırım: “Yaşatan yalnızlık” ve “Öldüren yalnızlık”. İnsanlar bu iki yalnızlıktan biriyledir. Modern insanın kendisinin dahi anlamlandıramadığı yalnızlığı “öldüren yalnızlık”tır. Her şeyi öldüren modern insanın, yalnızlığı da öldürür. Fakat yalnızlık benim için “yaşatandır” insanı, diğerinin aksine.  Sıklık ile sorduğum sorudur kendime: “Yalnız mısın?” Evet, kendimi toplumdan ayırdığım, kendimi onların dünyasına yabancı hissettiğim, kendi başıma kalma arzusu ile dolduğum doğrudur. Fakat doğru olan bambaşka bir şey daha vardır; Bu yalnızlık olmasa yaşayabilir miydim? İnsanın hüzne, acıya, merhamete yani kalbe bu denli uzak olduğu bir dünyada yaşarken yalnızlıktan başka gidecek yer var mıydı? Yalnızlığın ıstırap ve kalbin acı çekişi ile birleştiği zamanlar insanı mahvettiği doğrudur. Fakat bu yalnızlık nefs ile ruh arasında kalmış kalbin ruha gidişinin tek yolu ise, yalnızlık ruha üflenen bir nefes ise, bu zamanlarda yalnızlık olması gereken bir şeydir. Ve psikologların “sağlıksız yalnızlık” dedikleri yalnızlığı yaşadığımız dünya bağlamında “yaşatan yalnızlık” olarak kabul etmekten kendimi alıkoyamıyorum bunun için. Evet, yalnızlık hissi ile kendini toplumdan soyutlama normal şartlarda patolojik bir duruma işaret edebilir. Fakat ben, bu durumun yaşadığımız dünya şartlarında olması gerektiği inancını taşıyorum. Evet, bizi yaşatacak olan yalnızlık, kendini böyle bir düzene, bu düzenin ürettiği bir topluma ait hissetmeme durumudur. Ve en önemlisi bu yalnızlık, insana kalbini unutturmayan bir yalnızlıktır. Eğer bu yalnızlık bana kalbimi verecekse, onu muhafaza etmemin tek yolu ise bu yalnızlığa sığınmaktan başka yol yoktur. Evet, ben sığınıyorum bu yalnızlığa, sığınmaya çalışıyorum. Zira büyük bir korku var içimde ve biliyorum bu yalnızlığa sığınmazsam, bu karanlık kalabalığa bir adım dahi olsa yaklaşırsam ruhum kavgayı kaybedecek ve bu sefer başka bir kavgaya düçar olacağım. Ve oluyorum da…

Hep hayal ettiğim şeydir; “gerçek” insanlarla olmak, onlara yakın olmak. Gerçek bir hayal, ama şu vakitte gerçekleşmesi çok daha mümkün olmayan bir hayal. Zira etrafımda leş kokan bir kalabalık var sadece. Ve ne zaman bu kalabalığa yaklaşsam, hep aynı vaka ile karşılaşıyorum. Onlara benzediğim hissi ile yanmaya başlıyorum. Aslında salt soyut bir his de değil bu, gerçekten bu öyle bir şey ki, bu kalabalık kısacık bir zaman içerisinde dahi çürütüyor insanı. Zira bu kısa zaman dilimi içerisinde içimdeki kavgada nefs kazanıyor, ruhum ise kaybediyor. Bunu hissettiğim anda ise diğer kavga patlak veriyor birden, kendi kendime yaptığım garip kavga. Beni yiyip bitiren, karşımda kim olduğu bile bilemediğim acımasız kavga. İşte bu sebeple yaşatan yalnızlığa sarılıyorum. Zira yüreği ölü, suratlarına bakıldığında kocaman, insanı dehşete düşüren bir karanlık taşıyan insanlar varken etrafta başka gidecek yerim yok.  Onlara biraz yaklaşsam sanki o karanlığa çekivereceklermiş korkusu hayatımın tam ortasında. Ve zaten ne zaman “yaşatan yalnızlık”tan kendimi uzaklaştırsam bu feci şey oluyor. İlk kelimesi ise şudur o kavganın: Onlarlaştın! Diğer kavganın galibi nefs bu kavgada geri çekilir. Zira galiptir o. Bekler, benim “garip” kavgamı halinden hoşnut bir şekilde izler. Kalp ise mahsun, üzgün durur oracıkta. Bu kavgada karşı tarafta kim var? Belki vardır birisi, lâkin tam olarak tanımlayamıyorum. Kendi kendimi yiyip bitirdiğim, zihnimin her hücresine hâkim olan acı ve çaresizlik ile baş başa kaldığım bir kavga. Belki de karşımdaki acı ve çaresizliktir, onlarla kavga ediyorumdur, bilmiyorum.

Feyza Yapıcı

DİĞER YAZILAR

3 Yorum

  • haddi muttasıl , 07/01/2015

    Kalp ve ruh hakkında farazi mülahazalarda bulunmak moda oldu son zamanlarda… Bilhassa ruh hakkında konuşmadan önce İmam Gazali’nin İhya’daki ilgili bölümünü defaatle hatmetmek lazım… Sonra bir İmam Rabbani’ye uğramak, daha sonra bu bilgileri Mehmet Kırkıncı hocanın Ruh Nedir kitabıyla pekiştirmek icap eder…
    Ayrıca:
    “Yalnızlık, şöhret getirir.”
    “Halvet der encümen”

  • Yeşil_kalb , 04/01/2015

    Ben yalnızlığı hep ikiye ayırırım: “Yaşatan yalnızlık” ve “Öldüren yalnızlık.”

    bu kavgadan sevdiğim bir cümle çıkarmak hoşuma gitti..

  • diriliş , 03/01/2015

    Hiç kimse gerçek mutsuzluk üzerine yazamaz cunku mutluluk diye bir şey yok.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir