Mehmed Âkif’in Anadolu ve Şark Dünyasına Eleştirel Bakışı

Raşit Ulaş Çetinkaya, şiirlerinden hareketle Mehmet Akif’in düşünce dünyasına ışık tuttu.

***

A. Devrin koşulları, milletin ve devletin durumu

Mehmed Âkif Ersoy’un da içinde aktif rol alarak yaşadığı dönem belki de Türk-İslâm tarihinin en karmaşık, en zorlu ve içinden çıkılması en güç dönemiydi. Zayıflayan İmparatorluk tek başına ayakta durmakta zorlanırken, O’nu “Hasta Adam” diye nitelendiren Batılı emperyalist devletler Osmanlı Devleti’nin bir an önce yıkılması ve ardından kendi paylarına düşecek kısmın paylaşımı için sırada beklemekte ve bu yıkılışı hızlandırmak için de gerek içeriden gerekse dışarıdan hedeflerini gerçekleştirmek adına amansız çalışmalar yürütmekteydiler. Bu sırada, karanlık bir dehliz içinde kalmış, yüzünü Batı’ya dönmeye çalışırken kendisini var eden değerleri de unutmamaya çalışan, iki medeniyet arasında bocalayıp duran bir toplum olan Osmanlı Devleti’nin kendi içinde barındırdığı fikir adamlarının, çeşitli fikir akımlarıyla (Ümmetçilik, Turancılık, Osmanlıcılık, Batıcılık)  keskin bir şekilde birbirinden ayrılması devletin işini güçleştirmiş, bu güçlük topluma da menfi biçimde yansımıştır. Savaş, işgal, yoksulluk gibi birçok sebebin etkisiyle millet; bıkkın, miskin ve umutsuz bir hâle bürünerek, fiili aksiyondan uzaklaşmış ancak nefes alabilecek kadar gücü bünyesinde barındırmıştır.

Böyle karmaşık dönemler elbette ki kurulmuş kara düzene dur demesini bilecek, varlığını borçlu olduğu millî, manevî ve mukaddes değerlerine kendisini adayacak, inandığı gibi yaşayacak insanları da içinden doğurmuştur. Bir milletin gönlüne nakşolmuş; eserleriyle ve duruşuyla kendisinden ve inandıklarından taviz vermeyen aksiyon ve fikir adamları, milletinin istikbâlini kendi arzu ve isteklerinden daima üstün tutmuş ve inandıkları yolda kararlılıkla yürümüşlerdir. Mehmed Âkif Ersoy da bu özellikler gereği hiçbir toplumsal soruna duyarsız kalamayan ve milletinin yaşadığı sıkıntıları kendisine sıkıntı edinerek milletiyle hem-hâl olan, gerek siyasi gerekse edebî olarak daima bir aksiyonun içinde milletine faydalı olmak için çalışan bir fikir adamıydı. Siyasî olarak, sonradan fikirlerinin ve hedeflerinin ters düşeceği İttihad ve Terakkî ile çalışan Âkif,  İstiklâl Harbi’nin muvaffakiyetle sonuçlanması için Anadolu’da sivil mücadeleye katılıp millete kanaat önderliği yaparak yazdıklarıyla da siyasi mücadelesini toplumsal düzeyde yürütüyordu. Bu alanlarda mücadele eden Mehmed Âkif’in mücadelesi yalnızca Batı emperyalizmi ile değil, kendi coğrafyasıyla birlikte bütün Şark dünyasında oluşan, cehalet, miskinlik, fen ilimlerinin arka plana atılması, İslam’ın yanlış yorumlanmasıyla birlikte oluşan taassub ile idi. Mehmed Âkif’in yazdıklarını değerlendirecek olursak, Safahat’ın iki ana konu çerçevesinde oluştuğunu söylemek doğru olacaktır. İlki Âkif’in “Âsım Nesli” üzerinden oluşturduğu olması gereken insan (istikbâl), ikincisi ise şuan(hâl) olan insan; bu bağlamda da toplumdur.

Cemaleddin Afgani ve Muhammed Abduh’un İslâm’ın kurtuluşunu dinde yapılacak olan reformlarda görmeleri Mehmed Âkif’i etkilemiştir. Fakat onlar İslâm dininin en temel noktalarını dahi etkileyecek kadar yanlış bir reform amacı güderken Âkif, onlardan farklı olarak dinin özünde yani Kur’an’da yapılacak reformları değil dinin o dönemki geleneksel toplum yapısından etkilenen ve “saf İslâm” anlayışına zarar vermeyecek, Asr-ı Saadet devri temelinde oluşacak olan -yalnız madde âleminde yapılacak olan- reformları savunuyordu. Bu duruma asgari düzeyde Mehmed Âkif düzleminden bakmak Mehmed Âkif’in ne denli haklı olduğunu açıklar. Şöyle ki; emperyal güçler tarafından işgal altında kalmış bir ülkede yaklaşık bin yıldır koruya gelinmiş, varlık sebebi olarak görünen kutsal değerler de toprakla beraber işgal altında ve yok olma tehlikesiyle yüz yüzedir. Ama o günün İslâm anlayışı tamamıyla değişmiş “Bir günü bir gününe eş geçen ziyandadır” hadis-i şerîfi ile daimi bir aksiyonu emreden Hz. Peygamber’in söylediğinin tersine Anadolu ve Şark dünyası büyük bir atâlet ve gafletin içinde kalmış ve bu şekilde yaşamayı olağan saymıştır. Bu duruma hayretle bakan Âkif o günkü durumu şiddetle tenkit ederek ve necâtın evvela miskinlik ve cehâletten kurtularak olacağını dile getirir ve Safahât’ını oluşturan bütün şiirleri ekseri olarak bu temel üzerine inşâ eder.

B. Şiirlerinin bazı bölümlerinden hareketle Mehmed Âkif’in eleştirileri

I-Saf İslâm Özlemi

“Müslümanlık Nerde?
Müslümanlık nerde, bizden geçmiş insanlık bile…
Âlem aldatmaksa maksat, aldanan yok, nâfile!
Kaç hakikî Müslüman gördümse: Hep makberdedir;
Müslümanlık, bilmem amma, galiba göklerdedir!
İstemem dursun o pâyansız mefâhir bir yana…
Gösterin ecdâda az çok benzeyen bir kan bana!
İsterim sizlerde görmek ırkınızdan yâdigâr!
Çok değil ancak! Necip evlâda lâyık tek şiâr.
Varsa şayet, söyleyin bir parçacık insâfınız:
Böyle kansız mıydı – Hâşâ – kahraman eslâfınız? 

… “

Sayfalarca incelenmesi gereken bu şiirin ilk kısmını anlamak Mehmed Âkif’in anlatmak istediğinin dikkate değer bir kısmını anlamak demek olacaktır. Şiirde dikkati çeken en önemli nokta;

“Kaç hakiki Müslüman gördümse, hep makberdedir;
Müslümanlık, bilmem amma, galiba göklerdedir;” mısrasıdır.

Mehmed Akif’in burada söylemek istediği bizim de izah etmeye çalıştığımız Âkif’in “saf İslâm” yani Asr-ı Saâdet devrinde Hz. Peygamber’in bizzat tebliğ ettiği ve etrafındakilerin uygulamış olduğu İslam anlayışıdır.

“Müslümanlık, bilmem amma, galiba göklerdedir;”  dizesini iki şekilde anlamak mümkündür:

İlki şu şekildedir: Bilindiği üzere İslâm, Cebrail (a.s) vasıtasıyla, Hz. Peygamber(s.a.v)’in kalbine vahiylerle gelmiştir. Bu bağlamda Mehmed Âkif daha önce söylediğimiz gibi Asr-ı Saâdet devrinin saf ve gerçek İslâm anlayışını açıklayarak İslâm’ın gökten indiği hali gibi ve o hâlde İslâm’a iman eden, İslâm’ı hayatlarına değil de hayatlarını İslâm’a irca eden Müslümanların arayışı ve özlemi içindedir.

İkinci anlam ise üstteki mısra ile beraber okunduğunda daha da kuvvetlenecek şekilde kendini gösterir. Artık gerçek Müslümanlığın öldüğünü ve hak ettiği yer olan göğe yükseldiğini söylemektedir. İki mânâ da yakın olmakla beraber. Nietzsche’nin “Tanrı Öldü” sözünde “Artık insanlar Tanrı kavramını kafalarında öldürdü ve sanki Tanrı yokmuş gibi yaşıyor hem kendilerine hem etrafına zulmediyorlar” şeklinde söylemek istediği anlamı düşünülmesi ikinci anlamı daha da kuvvetlendirecektir.

Bu saf İslâm özlemini başka bir şiirin de ise şöyle dile getirir:

“Bir zamanlar biz de millet, hem nasıl milletmişiz:
Gelmişiz dünyaya milliyet nedir öğretmişiz!
Kapkaranlıkken bütün âfâkı insaniyetin,
Nur olup fışkırmışız ta sinesinden zulmetin;”

Bu dörtlükte yukarıdaki şiirde olduğu gibi işin batıni boyutuyla değil de içtimai boyutuna eğilir Âkif. Yüzlerce yıl insanlığa, anlamı Medine şehrinden gelen, Medineli demek olan “medenîkelimesini liyâkatle taşıyarak öğreten ve örnek olan İslâm toplumunun, batakta olan insanoğlunu tek din olan İslâm ile tanıştırarak bulunduğu bataktan kurtardığını karanlığın ortasına bir nur gibi doğduğunu fakat şu anın o günleri aratır nitelikte olduğunu anlatır Mehmed Âkif.

Bu durumlarda insan kendisini Mehmed Akif’in yerine koyarak yahut olaylara salt edebî ve içtimaî olarak değil de milletinin sorunlarını kendi sorunları edinmiş bir fikir adamının psikolojisinden bakması aşağıdaki metinleri çok daha değerli ve önemli kılacaktır. Çünkü tam mânâsıyla bir “cemiyet mistiği” olan Mehmed Âkif kendisini milleti ve milletini var eden anâsırdan ayrı görmüyor ve bu değerler için nefsini feda etmeye hazır duruyordu.

II- Atâlet ve Cehâlet

Âkif’in en çok şikayet ettiği konu Müslümanların kemiyette üstün olması fakat keyfiyette bu üstünlüğü kullanamamasıdır. Bunun en önemli nedenini de miskinlik ve cehâlet olarak sebeplendirir.

“Şu sessiz kubbenin altında insandan eser yokmuş!
Diyorduk : ‘Bir buçuk milyar!’ Meğer tek bir nefer yokmuş!
Bu hissiz toprağın üstünde mazlûmîne yer yokmuş!
Adalet şöyle dursun, böyle bir şeyden haber yokmuş!
Bütün boşlukmuş insanlık;  Ne istersen, meğer yokmuş!”
Yahut diğer bir şiirinde geçen;
“Sahipsiz olan memleketin batması haktır;
Sen sahip olursan bu Vatan batmayacaktır” 

Sözü milletin yek vücut olarak hareket etmesi gerektiğine vurgu yapmaktadır “Hep birlikte Allahın ipine sımsıkı yapışın, parçalanıp ayrılmayın” [Al-i İmran 103] ayetinden harekete çıktığı düşündüren beyit yine İslâm’ın bâtınî manada kullanılan vahdet inancının toplumsal düzeyde de kullanılması gerektiğini söyler.

Eleştiri dozunu gittikçe arttıran Mehmed Âkif aşağıdaki iki örnekte bu durumu izah etmektedir. Yazdıklarındaki çeşitli kelime grupları asıl olarak ne anlatmak istediğini açıkça vermekte.

“Harap iller, serilmiş hânümanlar, başsız ümmetler,
Yıkılmış köprüler, çökmüş kanallar, yolcusuz yollar,
Bükülmüş beller, incelmiş boyunlar, kaynamaz kanlar,
Düşünmez başlar, aldırmaz yürekler, paslı vicdanlar;
Tegallüpler, esaretler, tahakkümler, mezelletler;
Riyâlar, türlü iğrenç iptilâlar, türlü illetler;
Örümcek bağlamış, tütmez ocaklar; yanmış ormanlar;
Ekinsiz tarlalar, ot basmış evler, küflü harmanlar;
Cemaatsiz imamlar, kirli yüzler, secdesiz başlar;
“Gazâ” nâmiyle dindaş öldüren biçare dindaşlar;
Ipıssız âşiyanlar; kimsesiz köyler; çökük damlar;
Emek mahrumu günler; fikr-i ferdâ bilmez akşamlar! …”

Başsız ümmetler: İki şekilde anlamak mümkün; ilkinin 1918’de yazılan “Şark” şiiri, devrin koşulları gereği, beş asırdır İslâm’ın bayraktarlığını yapan Türk’ün kaldığı zor durum gereğince artık ümmete serdarlık yapamadığı şeklinde okunabileceği gibi ümmetin artık zihniyle hareket etmediği Kur’an-ı Kerim’de onlarca defa geçen “ Hâlâ akletmez misiniz ?” kelâmının izahı anlamında da okunabilir.

Kaynamaz kanlar: Miskinliği anlattığı kelimelerden biridir. Kanın kaynaması heyecanın ve hareketin belirtisi olarak kullanılmıştır. Fakat hissiz olan Müslümanların kanları artık kaynamamakta daimî aksiyonu (hem madde hem mana âleminde) emreden İslâm dininin emirleri yerine getirilmemektedir.

Düşünmez başlar: İslam’da yeri olmadığı halde cüz’i iradesini yok sayarak kendisini -sözde- kadere teslim etmiş olan ve aklı önemsemeyen Müslümanları temsil eder. “Başsız ümmetler” sözüne denk gelecek bir kullanım olarak görülebilir.

Aldırmaz yürekler: Vurdum duymazlığın simgesi olarak kullanılan kelime grubu yine miskinliği anlatmakta, başına bunca felaket gelen İslâm toplumunun bu kadar duyarsız olmasına bir sitemdir. “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” diyen Hz. Peygamber’in düsturuna ters düşerek hiçbir şeye aldırmayan âdeta “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” diyerek İslâm ile taban tabana zıt düşen bir anlayışa isyan eder ve bu kelime grubunu kullanır Âkif.

“Örümcek bağlamış”, “tütmez ocaklar”, “ekinsiz tarlalar”, “ot basmış evler”:  Çalışmanın ibadet sayıldığı bir dinin mensubu olan insanların tembelliklerini, cehâletten doğan, çalışmadan tevekkül eden zihniyeti izah etmek için kullanılmıştır.

“Cemaatsiz imamlar” ,“secdesiz başlar”: Ve nihayetinde işin içtimaî boyutundan uhrevî boyutuna gelir. “Sizin cemaat halinde bulunmanız gerekir. Ayrılıktan, tek başına kalmaktan sakının. Şüphesiz şeytan tek başına kalanla beraberdir. O, (Allah için beraber olan) iki kişiden uzak durur.” hadis-i şerifinden hareketle cemaatle beraber bulunmanın önemine vurgu yapan İslâm dininde artık camiilerin cemaatsiz kaldığını ve imamların tek başına namaz kıldığını söylerken Âkif aslında din konusuna hakimiyetini ve söylediği bütün sözlerin dayanağının din olduğunu gizli olarak gösterir bize. Diğer sözcükte ise bırakın cemaatsiz imamları, artık secdeye giden bir baş bile bulamadığını söyleyerek bunun acısını ve öfkesini şiddetle içinde hissederek şiirine yanısıtır.

“Fikr-i ferdâ bilmez akşamlar”: Mefkuresiz bir toplumun durumundan dem vurarak, geleceğe dair ülküsü olmayan bir toplumun bu hallere düşeceğini anlatmak ister.

Nihai olarak “Tükürün”  şiirinde ise Mehmed Âkif, artık Anadolu ve Şark toplumuna isyânını en şiddetli bir şekilde dile getirir ve adeta var gücü ile haykırır:

“Sanmayın: Şevk-ı şehâdetle coşan bir kan var!
Bizde leşten daha hissiz, daha kokmuş can var!
Bakmayın, hem tükürün çehre-i murdarımıza!
Tükürün: Belki biraz duygu gelir ârımıza!
Tükürün cebhe-i lâkaydına Şark’ın, tükürün!
Kuşkulansın, görelim, gayreti halkın, tükürün!
Tükürün milleti alçakça vuran darbelere!
Tükürün onlara alkış dağıtan kahbelere!”

Diyerek hem kendi toplumuna, hem Batı’nın yaptığı alçaklığa hem de Batı’ya çanak tutan ve oradan gelen her türlü değeri kültür ve maneviyat süzgecinden geçirmeden kabul eden sahte ve köksüz aydınlara isyan ederken yine defaatle söylediği “hissizlik(miskinlik)”ten bahseder.

Hülâsa Mehmed Âkif  Anadolu ve Şark toplumuna bakışını şu ana başlıklarda toplayabiliriz:

1-      Cehalet (Aklın geri plana atılması ve fensizlik)

2-      Miskinlik ve aksiyondan uzak kalmak

3-      İslâm dinini emir ve yasaklarına uymamak

İzafi kavramlardan oluşan sosyal bilimlerde, fen bilimlerinde olduğu gibi kesin bir hüküm vermek neredeyse imkânsızdır. Fakat Mehmed Âkif’in bundan yaklaşık yüz yıl önce yazdıklarının şuan da geçerli olup olmadığını ve Mehmed Akif’in  bu eleştiri ve isyanlarında bizim bu eleştirinin neresinde durduğumuzu kendimize sormamız Mehmed Akif’i ve savunduğu değerleri anlamak için yeterli olacaktır.

DİĞER YAZILAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir