Şarkiyatçılık Düşüncesi ve Biz

Arnold Toynbee “Türkiye Bir Devletin Yeniden Doğuşu” isimli kitabının ilk cümlesinde şöyle der: “Türkiye Cumhuriyeti bugünün dünyasında Batı uygarlığının üstünlüğü için dikilmiş bir anıttır.” Onun için Türkiye Cumhuriyeti, Batı dünyasındaki gelişmelerin Batı dünyasıyla sınırlı kalmayıp bu gelişmelerin nedeni olan telakkilerin tüm dünyayaya yayılmasının neticelerinden biridir. Zira bu devlet, Batı’nın o insan ırkının en üstün düşünme biçimini taşıyan zihni yapısını kendi ülkesine yerleştirmek için çalışacaktır. Bu yüzden Toynbee şöyle demektedir: “Türkler için ‘hasta adam’ yerine ‘deri değiştiren yaratık’ demek, durumları için çok daha uygun düşer.” Üstün Batılı ve onun üstün aklı söyleminden de anlaşılacağı üzere Toynbee şarkiyatçı bir müverrihtir. Bir Batılı Doğu araştırmacısının “şarkiyatçı” oluşu çok da abes bir durum değildir elbette. Zira batının o tarih boyunca bir çizgide ilerleyen düşünce gelişiminin içinde var olmuş ve bu ilerleyiş nizamının her türlü mirasını zihninde yer ettirmiş olan Batı insanının “biz”e, bizim dünyamıza bizim gibi bakmasını beklememiz pek mümkün değildir. Buradaki esas mesele ise tam da burada başlıyor: Biz, “biz”e nasıl bakıyoruz?

Yılmaz Özakpınar medeniyet tanımında; medeniyetin kendi varlığına ve hayatına anlam vermeye çalışan toplumlarda ortaya çıktığını söyler. Öyle ki medeniyetlerde, bilinçli ve rasyonel düzeyde muhasebesi yapılan bir inanç vardır, bu inanca bağlı bir ahlâk nizamı toplumu yapılandırır. Dolayısı ile mensup olunan medeniyetin inancına, bu medeniyetin ahlâk nizamına bağlı olarak yaşar toplumlar. Mensup olunan medeniyet toplumda canlı olarak varlığını devam ettiren medeniyettir. Sözünü ettiğimiz medeniyet canlıdır, topluma yabancı değildir, tarihin bir yerinde “dondurulmuş” değildir. İşte bu niteliklere sahip olması hasebiyle, bu medeniyete mensup bir ferd, bu medeniyet hakkında düşünürken “yabancı” gibi düşünmez, yabancı gibi düşünmediği için; onu tarihin bir zamanında “dondur”maz, zira onu bugün de câri olduğunu bilir. En azından, onun bugün de câri olması gerektiğini düşünür.

Hasan Hanefi, İslami araştırmalar krizinden bahsederken araştırmacının/entelektüelin ikiye bölünmüşlüğüne dikkati çeker. Der ki; Müslüman araştırmacı ikiye bölünmüştür. O hem müslümandır hem de araştırmacıdır. Müslüman, müslüman olmanın zaruri kıldığı bir reel hayat içinde var olmalıdır. Yani onun yaşadığı reel hayat, İslami bir reel hayat olmalıdır. Oysa araştırmacının/entelektüelin yaptığı şey, araştırdığı mevzuyu kendisi ile hiç alakası yokmuşçasına tarihselleştirmesi, onu tarihsel bir fenomen olarak incelemesidir. Yani incelediği mevzuyu; canlı kılmak değil aksine mevzuyu gayesi araştırmasının içinde “dondur”maktır. Bu mevzu elbette düşünce-eylem kategorisinde de incelenebilir. Fakat bence bu vakanın asıl incelemeye değer tarafı, şarkiyatçılık düşüncesi ile bağlantısının kuvvetli oluşudur.

Edward Said, şarkiyatçılık çalışmalarındaki şarkın keşfedilmeyi bekleyen fantazik, egzotik yerler olduğunu söyler. Bu yerler kendine özgü, Batı’dan farklı insanları, şehirleri, kıyafetleri olan, kendine has nizamları da olan yerlerdir. Fakat problem şu ki; bu nizamlar iptidaidir ve tarihin bir döneminde fantazik bir biçimde var olmuştur. Şarkiyatçı bunu araştırmalıdır, yazmalıdır ki tarih, sosyal bilimine bir katkı sunsun. Şark, bu neviden temsillerdir yalnızca. Fantazik/eksantrik biçimlerde temsil edilen şark, geçmiş olan yahut da geçmişte kalması gereken bir şeydir. Batı için “geçmiş”tir şark. Said’in dediği gibi, belli önerme türleri uygun görünmüştür şarkiyatçıya. Bir ortak dildir bu: Şark, salt iptidai bir temsilcisidir insanlığın. Zira o yalnız metinlerdeki “temsil”lerde kalmış, yürürlülüğünü çoktan kaybetmiş bir efsanedir. Doğu/Şark için ise şark; “geçmişte kalmalı mıdır?” sorusuna muhataptır. Batı’nın şarkiyatçı araştırmalarında bu öğreti dikte edilmektedir şarka. Zira onun ayakta kalabilmesi için “deri değiştirmesi” gerekir. Aksi halde şarkiyatçı çalışmalara konu olan iptidai insan özelliklerini 21. yüzyılda devam ettiren insancıklar olarak varolmaya devam edecektir Şark. Şarklıların/Şarklı araştırmacıların, şarkın “iptidai” bir nizam olarak tarihin bir döneminde var olup günümüz için ise ilga olduğu cihetindeki söylemlere verdiği karşılık nedir peki?

Hasan Hanefi’ye göre; şarkiyatçının yöntemi tarihsel yöntemdir. Zira bu yöntem esas olarak tarihî ve toplumsal olayları araştırmak, bunları bir araya getirmek ve sıralamak, akabinde de onları salt düşünsel bir fenomen olarak değerlendirerek tanıtmak ve haklarında bilgi vermekten ibarettir. Dolayısı ile şarkiyatçı, şark tarihindeki siyasi, hukuki yahut iktisadi vakıaları derler, toplar, inceler, kendince açıklar. Bu çalışmayı şarkiyatçı külliyata kazandırmakla hem kendi zihnindeki şark “temsil”ini hem de genel olarak Batı camiasındaki şark “temsil”ini daha da kökleştirmiş olur. Şarklı bir araştırmacının/entelektüelin Şark ile ilgili çalışma yapması hâlinde ne ile meşgul olur?! Aynı biçimde Şarklı da bir kurumu siyasi, hukuki yahut iktisadi mecralardan inceler yahut da bir kişiyi hayatı, eserleri, görüşleri veçhesinden inceler. Akabinde ise bu kurumu ya da kişiyi incelediği tarihi dönem içinde “dondurur.” Onun meşgul olduğu şey de, tıpkı Batılı bir Şark araştırmacısı gibi, salt o eski medeniyetin “iptidai”düzeni hakkında bilgi edinmek ve onu tarihe hapsetmektir. Nasıl şarkiyatçı yaptığı çalışma ile Şark’ı zihninde o barbar ve eksantrik temsil ile var ediyor ise; şarklı araştırmacı/entelektüel da şarkı tarihte olmuş ve bitmiş eski bir “övünç” kaynağı olarak zihninde yer ettirir.

Misal üzerinden gidecek olursak; ülkemiz hukukçu “entelektüel”lerinin/“aydın”larının ekserisinin Tanzimat fermanı ile ilgili değerlendirmelerinde şu cümlelere rastlarız: “Önemli olan nokta fermanın padişahın halkına bir hediyesi, lütfu olması temeli üzerine oturtulmuş olmasıdır. Oysa batıda benzeri belgelerin çıkış noktası “tabii haklar” nazariyesidir. Bu nazariyeye göre insanlara bir takım haklar ve hürriyetler sırf insan oldukları olarak doğmaları sebebiyle verilmiştir ve kişiler isteseler de bu bu haklardan feragât edemezler.” Bu değerlendirmelere yakın değerlendirmeleri Toynbee’de yahut Lewis’te görmek çok şaşırtıcı olmayacaktır. Nitekim Toynbee de Türk batılılaşması için yukarıdaki cümleye benzer şu değerlendirmeyi yapmıştır: “Her şeyden önce Türk batılılaşması hükümet tarafından başlatılan yapay bir hareket olmuştur” Dolayısı ile Batı’daki gibi “doğal” değildir ve bu sebeple iğretidir, İslami referanslardan “âri” olarak var olmamaktadır. Oysa cumhuriyet sonrası dönemi bir deri değiştime dönemi olarak niteliyordu Toynbee. Deri değiştirme tabiri ülkemizde yazan-çizenleri (ekserisi) için ise “evrensel gelişmelere” ayak uydurmak şeklinde tabir edilir. Evet, Osmanlı Devleti bir zamanlar güçlü ve adaletli bir devletti. Fakat bu kadar. Batı düşünsel ve siyasal anlamdaki hâkimiyetine kadar. Batı’nın siyasal ve düşünsel hâkimiyeti ortaya çıktığında artık onun “nazariyeleri” Osmanlı için de yürürlüğe girmiştir. İlahi bir kaynaktan tüm zamanlar için gelmiş olsa dahi, “İslam” ve onun direktifleri ile husule gelen “medeniyet”; Batılı insan aklının nazariyeleri karşısında “noksan”dır.  Bu yüzden dünya nizamına konu edilemez. İşte bu sebep ile Batılı tabiî haklar nazariyelerine atıf yapılır. Osmanlı hukukunu inceleyen hukukçu; devlet işleyişindeki eksiklikler, kötüye gidişler yahut yapılan yenilikler için İslam medeniyet çemberi dâhilinde değerlendirmeler yapmak yerine, direkt olarak Batılı bir bakış açısıyla meseleyi irdeler. Dolayısıyla buradaki çıkmaz, Şarklının şarkın tarihteki yahut günümüzdeki meselelerine bakarken şarkiyatçı gibi davranmasıdır. Medeniyetini diri kılmak yerine; onu tarihe hapsetmek bu davranışın ana kaidesidir zira.

Yukarıda Özakpınar’ın medeniyet tanımında, medeniyetin, bilinçli ve rasyonel düzeyde muhasebesi yapılan bir inanç ve bu inanca bağlı bir ahlâk nizamı olduğunu söylemiş ve toplumun, medeniyetin inancına, bu medeniyetin ahlâk nizamına bağlı olarak yaşadığını eklemiş idik. Dolayısıyla mensup olunan medeniyet toplumda canlı olarak varlığını devam ettiren medeniyetti. Medeniyetin toplum indinde diri kalması, -günümüz dünyası bazında düşündüğümüzde- Batılı düşünüş/yaşayış tarzına toplumun direncinin artırılması yoluyla olur. Bu direnç ise halkın zihin dünyasını “diri” tutmak ile mümkün. Diri tutuşun en önemli ayaklarından birini toplumun “âlim”leri oluşturur. Âlimin modern toplumlarda yerini “entelektüel” alır. Oysa öteden beri tartışılageldiği gibi âlim ile entelektüelin toplum/insan ile münasebeti oldukça farklıdır. Âlimin tefekkürü medeniyeti, medeniyetin insanını canlı tutmaya, çağ değiştikçe medeniyetin canlılığının yitmemesi için onu özünden ilham ile tecdide ilişkindir. Budur, âlimleri o medeniyetin içinden olmalarının alâmeti. Şarklı enteletüel ise “deri değiştiren şarklı” deyişinin hem sembolüdür hem de bunu öğütleyendir. Yani o bir “şarkiyatçı” gibi davranır ve medeniyetini tarihe hapseder.

Feyza Yapıcı

DİĞER YAZILAR

1 Yorum

  • Ebu MübeyyenBetül , 07/09/2016

    Paylaşım için teşekkürler, faydalandık.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir