Tarih ve İnsan

Tarih akar, insan da “tarih” içerisinde akar. Tarihin akışı tarihin ilerlemesidir. Peki, tarihin “ilerlemesi” insanın da “ilerlemesi” gerekliliğine işaret eden bir “şey” midir? İnsanın dünyada var olmasının gayesi kendisini ve dahi içerisinde yaşadığı dünyayı “ilerletmek” midir? İnsanın yahut da “insanlığın” “ilerlemesi” gerekli midir? Yahut  “ilerlemek” denilen “şey” nedir?

“İlerleme kavramı aydınlanma çağı ve burjuva devrimi ile çağdaştır.” diyor Camus. “İlerlemek” maddi bir kavramdır. İnsanın, insanlığın, zamanın, tarihin “ilerleme”si, insan tarafından “algılanabilen” bir “gidişat”a karşılık gelir. Ve “ilerleme”, “çağdaş” dolayısı ile de daha “gelişmiş” olana daha da yakınlaşmak demektir. Bu çağdaş/gelişmiş olan ise yaşanılan maddi hayat ile alakalıdır. Maddi hayatın her veçheden “iyi” oluşu “ilerleme”dir. “İlerleme”nin aydınlanma çağı ile ilişkili oluşu –dolayısı ile- ilginç değildir. İlginç olan şu ki; “Aydınlanma” sonrası ortaya çıkan her düşünür –birbirine ters düşünüşler ileri süreler dahi- tarihin ve dolayısı ile insanlığın “ilerleme”ye konu olacağı hususunda ortak bir düşünceye sahiptir. Oysa “bilimin babası” olan Aristo “Her şeyden önce, insan için iyi olanın, insana neyin mutluluk sağlayabileceğinin araştırılması, maksadımızdır. İnsana yaraşanın, bedene değil, ruha ilişkin mutluluk olduğunu vurgulamak istiyoruz. Mutluluktan ise, ruha ilişkin etkinliklerin serpilmesini anlıyoruz.” diyerek “ruhun iyi olması”nın “bedenin iyi olması”ndan daha mühim bir noktaya koyuyordu.

Marx’a göre “tarih ilerledikçe” proleter devrimin husule gelişi “kaçınılmaz” olarak mümkün olacak, bir sonraki aşamada ise dünyaya komünist düzen hakim olacak ve bu vakitten sonra artık dünya “mutlu son”a erecektir. Yani tarih “ilerledikçe” dünya kaçınılmaz olarak iyiye gidecektir. Buradaki “iyi”den kasıt ise elbette artık işçinin ezilmediği, maddi hayat sahasındaki “refah”a erilmesidir. Yine Hegel’in diyalektiği de “mutlak iyi” olana götürecektir. Camus’un ifadesi ile “Görüngübilim, bir yanıyla, umutsuzluk ve ölüm üzerine bir gözlemdir, Yalnız bu umutsuzluk tarihin sonunda saltık bilgeliğe dönüşeceğine göre, yöntemli olmak ister.” Tarihin sonunda ulaşılacak olan şey saltık bilgeliktir. Ve insan buraya “ulaşacaktır”. Hegel ve Marx iki zıt kutuptur. Biri “metafizik” öğeler kullanır felsefesinde birisi ise metafizik olanı tamamıyla reddeder. Durum böyle iken ikisi de insanın tarihi ilerleteceğini ve tarihin sonunda “dünya”nın insanlık için en “iyi” biçimine kavuşacağını söyler. Farklı yollardan söylerler fakat sonuç insan için “ideal” düzenin kurulacak olmasıdır. Bu noktada yine temellerini aydınlanma düşüncesine dayandırabileceğimiz, aydınlanmanın “ilerleme”ciliğini bir üst kademeye taşıyan, “yine “Avrupa”lıların yarattığı bir dünyaya gidelim. Amerika. Post-modern çağ da denilen, mimarı olan “Amerika”nın çağı müthiş bir “ilerleme”ye sevk etmiştir. Evet, sanayi devrimi Avrupa’da gerçekleşmiştir fakat Kızılderililerin yok edilip Kuzey Amerika’nın “Avrupa”lıların eline geçişi ile tüm dünyada Amerika’nın öncüllüğü çağı başlamıştır. Amerika’nın diyor Baudrilland en önemli özelliği “merkezsiz” oluşu “yapay” oluşudur. “Yapay”lık yani hiçbir “doğal”lığa sahip olmayış bir topluluğun yaşadığı yeri hiçbir “doğal”lığa sahip olmak gibi bir gereksinim hissetmeden yapay bir “ilerleme”ye tâbi tutabilirdi: “Her evin, mezarı, ölümü anımsatan kasvetli bir yanı vardır, burada ise evlerde bir yapay dinginliğe tanık oluyorsunuz. Her zaman yeşil ev bitkilerinin gelişigüzel her yerde bulunuşu… Mikrodalga fırın, çöp öğütme makinesi, halıların cinsel heyecan verici esnekliği: Bu yumuşacık, deniz kenarında bir dinlenme yeri kadar hoş uygarlık biçimi ister istemez aklına dünyanın sonunu getiriyor. Burada bütün etkinliklerin kıyamete özgü bir havası var.” Marx tarihin kaçınılmaz olarak komünizme gideceğini, Hegel mutlak egemenliğe gideceğiniz söylüyordu, Amerika ise tarihin “ilerleme” ile mutlak “yapay”lığa gideceğini söylüyor. Ne Marx ne de Hegel yüceltir insanı bu denli. Çünkü Amerika neredeyse her şeyi “insan”ın yaptığı bir cehennemdir. Belki de “aydınlanma”cı düşünce sistemlerini bir kademeye tâbi tutmalıyız. Örneğin; “bilgi güçtür” diyen Bacon’dan başlatmalı, daha sonra Descartes’e gelmeli, daha sonra Marx ve Hegel’e. En nihayetinde ise tüm bu düşüncelerin tatbik sahnesi olan yani “deterministik bir biçimde” “ilerleyen” Amerika’ya.

Camus, aydınlanma ve sonrası felsefelerin insanın yapacağı tarihin “tanrılaştırdığını” söyler. Çünkü bu felsefelerce tarih önü alınamaz bir biçimde -bir tür determinizm ile- “ilerler”. -Tarih tanrılaşır çünkü insan tanrılaşmıştır.- “İnsanın dünyada bulunuşunun asıl vazifesi nedir?” diye sormalıyız belki de ilkin. İnsanlık “maddi yaşayışını” “muasır”laştırmak “asli” amacı için mi yoksa “maddi yaşayışına verdiği “düzen” ile kendini var edenin muradına uygun olana yaklaşabilmek amacı için mi var olmuştur? İnsanın her şeye kadir olduğuna inanıldığı zamandan beri, insanın asli vazifesi “maddi hayat”ı “muasırlaştırmak”/ “ilerletmek”/ kolaylaştırmaktır. Yukarıda iki düşünürden bahsettik. İkisi de insana “maddi hayatı” ilerletme vazifesi yüklemiş idi. Zira iki düşünür de, hayata insandan başka anlam vermiş olan bir “Var” olanın varlığını ıskalamış, insanın bizzat kendisinin “hayat”ına anlam yüklemesi gerektiği noktasında ise buluşmuşlardır. Sadece Marx ve Hegel değil aydınlanma filozoflarının çoğunluğu için “hayat”ın insanlık tarafından “ileri”ye götürülmesi savı kabul görür. Burada dikkat etmemiz gereken nokta; problemin insanın asli vazifesinin maddi hayatı “ilerletme” olduğudur. Bu asli vazife dolayısı iledir ki; insanın yaptığı “eser”ler artık, insan zihninin “mütevazı” oluşunu söylemez; bir “dehâ” olduğunu haykırır. Zira insan aklı öyle şeyler “icat” etmektedir ki geçmiş çağlar ile karşılaştırıldığında yaşanılan dünya inanılması güç bir değişim geçirmiştir. Tüm güç insanın eline geçmiş, “İlahi” olan dışlanmıştır. İnsan “büyük”tür, her şeye “kâdir”dir işte. “İlahi” olanın dışlanmış mıdır acaba bu başarının anahtarı? Allah’ın gönüllerden sökülüp alınmış olması elbette bir başarının anahtarı olamaz. Lâkin bu denli “acımasız başarı” da yalnızca Allah’ın gönüllerde olmadığı bir çağda yaşanabilirdi.

Frithjof Schuon “dehâ” ile ilgili “Beethoven veya sanat alanındaki başka büyük yaratıcı, Charlemagne veya St.Louis devrinde yaşasaydı, dehâları daha deruni/içsel kalabilirdi” diyor. “Dehânın deruni/içsel olması” meselesi üzerinde durmamız gerekir. Dehânın deruni/içsel olmaktan sathi/dışsal olana doğru olan yolculuğudur aslında meselenin özü. İnsanın dehâsının deruni ve içsel oluşu; dehânın “İlahi” olan ile deruni temaşa hâlinde oluşu iken; “maddi hayat” ile olan münasebetinin “ilahi” ile olan temaşasına hizmet edecek bir biçimde oluşudur. Bu sebeple bu insanın asli vazifesi “maddi hayat”ı “ilerletmek” değildir. Onun asli vazifesi “ilahi” olandan kopmamaktır. “Maddi hayat”ın “ilerlemesi” ise ancak Allah ile kul arasındaki ilişkide bir “hasar”a yol açmayacak şekilde ve yalnızca bu şart ile olabilir. Evet, insan “tarih” yapar. Zira o bu dünyaya “yaşamak” için gönderilmiştir. İnsan bu dünyada yaşadığı müddetçe “tarih” de olacaktır elbet. Lâkin insanın bu dünyadaki serüveni insanın Yaradan’ı ile daha derûni bir ilişki kurmuş olmak için yaptığı ameller nedeni ile değerlidir. Ve bu sebeple tarih aydınlanmacıların deyişi ile “tanrısal” bir tarih değil, Yaradan’ın muradına uygun olan için çabalayan bir tarihtir.

Feyza Yapıcı

DİĞER YAZILAR

1 Yorum

  • tırnak makası , 03/06/2016

    Yazıyı okuyayım dedim, fakat baktım ki tırnak işaretlerinden yazıyı okumaya fırsat bulamayacağım ben de bari tırnaklarımı keseyim dedim. Acaba yazının amacı bende hasıl olmuş mu?

    Bu arada tarihte ilk çengelli iğneyi (Fibula “iğnenin adı” ) Frigler kullanmış. Ne gereksiz bir bilgi değil mi, tıpkı tırnak işareti gibi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir