Dolmuş Vakaları

cicek abbas

Mümin Munis’in İstanbul maceraları devam ediyor. Bu sefer dolmuşla tanışmış.

***

(İstanbul Günlükleri 2)

Minibüslere neden ‘dolmuş’ dendiğini, dilde böylesi bir anlam kaymasının hangi sebeplerle ortaya çıktığını anlamak için illa İstanbul’a gelmek gerekmiyor elbet. Ancak bu kavram vakasını en üst düzeyde idrak edebilmek yalnız İstanbul’da mümkün… Çünkü yığınlar halindeki kalabalığın küçük yığınlar haline getirilerek herhangi bir vesait içine doldurmak suretiyle taşınması hadisesi İstanbul’un günlük manzaralarından. Özellikle otobüs, minibüs, metrobüs gibi sonuna ‘-büs’ eki getirilerek türetilmiş kelimelerle adlandırılan kara taşıtlarının ortak noktası ‘dolmuş’ olmaları. Yani içinde neredeyse nefes alacak yer kalmayıncaya kadar dolmuş olmaları. İnsanoğlunun ‘dolmuş’ diyerek suçu araca yüklemeye çalışması da ilginç. Araç dolmuş da dolduranın hiç mi suçu yok? Zannediyorum ‘doldurulmuş’ denseydi, fiilin failini işaret etmek bakımından daha yerinde olurdu.

‘Toplu taşıma’ ifadesini çoktan aşmış bir durum var ortada. Mesai saatlerinin başında ve sonunda ‘toplu tükeniş’ gibi bir taşınma durumu. Hızlı yaşlanma seansları. Ömrün yıpranma payları. Nefessizlik hüneri. Sabır denemeleri. Vesaire vesaire…

Bu toplu işkencelerden bazen tuhaf tablolar da çıkıyor elbet. Kısa İstanbul mazimde gördüğüm eğlenceli ‘doldurulmuş’ manzaralarından birkaçı…

Bir defasında…

Küçük kalabalık yığınımız otobüsteki yerini aldıktan, ayaktakiler hayata tutunurcasına bir yerlere tutunduktan ve otobüs ‘yeter/ince’ doldurulduktan sonra yola koyulduk. Tabiî ki kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Mesai yorgunluğunun ötesinde, konuşulanların bir yığın kulak misafiri tarafından işitilme riski, koyu bir suskunlukla mühürlüyordu dudakları. Kimsenin sözlü edebiyatı bu kadar misafiri kaldıracak durumda değildi. Sadece otobüs şoförünün sesi duyuluyordu. Şoför duraklardan ‘binecek’ olan yolcuları alıp küçük yığınımıza eklemeler yapabilmek için ‘Arkaya doğru yürüyelim abim… Arkaya doğru, boş yerlere geçelim… Yürüyelim abiler’ diyordu. Arkada bulunanlar en arkaya, ortada bulunanlar arkaya, önde bulunanlar ortaya doğru alınıp da önde açılan yerlere yeni birileri eklendikçe küçük yığınımızın huzursuzluğu artıyordu. Üflemeler, karnından konuşmalar… Ama illa şoförün sesi: ‘Abiler arkada yer var, yürüyelim abiler… Arkaya doğru yürüyelim… Boş yerlere geçelim… Yürüyelim abiler… Yürüyelim…’ Küçük yığınımızın içinde yerini kestiremediğim, sadece ses olarak algıladığım genç bir adam iktibas olduğunu düşündüğüm ya da dejavu olduğum sözü söylüyor; ‘Yürüyelim yürüyelim, bu ne kaptan… Hep yürüyeceksek neden otobüse bindik. Yürüyerek giderdik gideceğimiz yere.’

Başka bir defasında…

Yine bir mesai sonu… ‘Doldurulmuş’ vasıtamız bu kez minibüs… ‘Kervan yolda düzülür’ diyerek yol üzerinden alınanlarla beraber minibüsümüz statü değiştirerek ‘taşırılmış’ haline geliyor. Küçük, sevimli yığınımıza son eklenen ve sıkışıklık sebebiyle tek ayaküstünde bekleyenler arasında bir öğrenci, gideceği semti koordinat verir gibi belirterek ücretleri uzatıyor. ‘Dudullu’da Atatürk Lisesinin karşısında, Okul durağında ineceğim… Bir öğrenci…’

Mekân darlığının verdiği ‘kabz’ hali yetmezmiş gibi bir sorumluluk daha biniyor küçük kalabalığımızın sırtına; ‘şoförle yeni yolcular arasında tahsilat ve muhasebe işlemleriyle ilgilenmek…’

Uzatılan paralar birkaç metrelik mesafede şoföre ulaşana kadar o kadar çok el değiştiriyor ki… Meşhur kişilerin cenazesindeki kalabalığı tasvir etmek için söylenen deyim geliyor aklıma; ‘parmak uçlarında taşınmak…’ Şoföre ulaşan ücretler iniş koordinatına göre tahsil edilip para üstü uzatılıyor. Şoförün verdiği para üstü yine özenle aynı yoldan sahiplerine ulaştırılıyor. Minibüse son eklenenler arasındaki öğrenci arkadaş eline ulaşan para üstüne bakıyor önce ve sesini şoföre duyurmak gayretiyle: ‘Benim bir öğrenciydi ama…’

Küçük yığınımızın sorumluluğunu yerine getiremediği imasında bulunan öğrenci arkadaşa veriyor ağzının payını: ‘Heee öğrenciydi. Ama o öğrenci şoföre varana kadar öğretmen oldu gardaş… Boşver sen en iyisi!’

Kalabalık taşıma araçları ömür törpüsü gibi, evet… Ama biz de somurtmuş heykeller değiliz nihayet.

 

 

DİĞER YAZILAR

1 Yorum

  • eser gürson , 16/09/2013

    teşekkürler mümin munis. bu mudur, budur!

    feyza yapıcı, lütfen siz de mikro çalışın. dost ve eleştirmen tavsiyesi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir