Rüzgâra Tutulmuş Günler – 39

24 Ağustos 2020 – Pazartesi

Büyüklük ve küçüklük kavramları son derece sübjektif yani şahsidir. Çeşitli etkenler sebebiyle büyük olarak değerlendirdiğimiz şeylerin zamanla küçük olduğuna karar verebiliriz. Bunun tersi de geçerlidir. Her ne kadar farklı niyetle söylemiş olsa da Karl Marx’ın şu cümlesi konuyu özetliyor; “Bir ev büyük veya küçük olabilir. Etraftaki evler eşit düzeyde küçük olduğu sürece bir meskenin bütün toplumsal gereksinimlerini karşılar. Fakat küçük bir evin yanına bir konak dikmeyegörün, küçük ev ufalıp kulübeye döner.” Bu cümleyi insanın kıskançlığı ya da hamlığı ile açıklayabiliriz. Ya da “başkası ne der!” putu ile… Her halükarda bu cümle, insanın çıkarımlarına güven olamayacağını da imler sanırım. Şartlar, sonucu belirliyor. Yani önemli olan sonucu ortaya koyan şartlar kümesidir. Tüm sorun ise şartlar kümesinin son derece kişisel olması. Herkesin kendi “şartlar kümesi” var demek istiyorum ve böylece oluşan sonucu… Marx, cümlesinde aynı zamandan bir devrimin de işaretini veriyor. Çünkü evlerinin küçük olduğunu gören insanlar artık eskisi gibi mutlu olamayacaklar ve evlerini büyütmenin yollarını arayacaklar. Legal yollar bittiğinde de insanın önüne illegal yollar çıkacak.

22 Eylül – 2020 – Salı

Bugün bir vesileyle bankanın yolunu tuttum. İlk adımdan itibaren yapacağım şeyin bir anlamı olup olmadığını düşünmeye başladım. Yolun yarısını geçtiğimde bir anlamı olmadığına, sadece zaman kaybından ibaret bir iş olduğuna kanaat getirip geri döndüm. Sanıyorum günümüzün en büyük sorunu işlerimize bir anlamın eşlik etmemesi. Son derece küçük menfaatler ve benzeri basit sebeplerle her gün onlarca gereksiz iş yapıyoruz. Elimizde ise sadece künhüne varılamamış ve tüketilmiş saatlerden izler kalıyor. Bu yüzden olsa gerek Viktor E. Frankl “Bugün daha çok insan yaşamak için gerekli araçlara (şeylere) sahip, ama yaşamak için bir anlamları yok.” diyor. Çünkü ölümü unutmak için çeşitli tesellilerin koynunda vakti (aklı) öldürmekten başka yaptığımız bir şey yok. Burada tabii ki bir anlamdan bahsedemeyiz. Anlam; aklın eşlik ettiği, üzerinde düşünülen, sorgulamalar sonucu varılan bir manadır ve aslında insanın kendini aşmasıdır. Ve anlamdan bahsetmek aslında insandan (ben), varlıktan, ölüm, değer ve de yaratıcıdan bahsetmektir. Gerisi ise teferruat, hayatlarımız gibi.

15 Ekim 2020 – Perşembe

Bazen çok sert yazılar yazmak ve okuyanları üzmek istiyorum. Bazen de farkına vardığım gerçeklikleri insanların yüzüne vurasım geliyor. Hatta en yakınımdakilerin yüzüne. Gerçi bu konuda ağzımın payını almadım değil. Sevdiğim bir arkadaşıma, kendisinde gördüğüm sıkıntı ve kusurları söylediğimde aynı zamanda bir tartışmanın da fitilini ateşlemiştim. Tabiî ki sonuç tahmin ettiğiniz gibi oldu. Bir süre görüşmeye ara verdik, dilim küstük demeye varmıyor. Arkadaşım iddialarımı kabul etmedi ve saldırıya geçti. Önce sakin bir dille karşılık verdi ama ben geri adım atmayınca sesi yükselmeye başladı. Ben de kendimi savundum haliyle, hem de canhıraşça! İçimde büyüttüğüm cümleleri onun yüzüne vurmanın önce tadını sonra acısını yaşadım. Rahatlama ve peşinde gelen darlık hissi. Mesele şu: Biz, başkalarının ayıpları, kusurları üzerinden kendi bütünlüğümüzü sağlarız. Son derece bencilce bir tutum ama ne yazık ki gerçek bu! Kısacası başkalarının yüzüne ayıplarını vuran her insan aslında kendi yüzüne şahsi ayıplarını vuruyordur. Mesele bu durumun farkında olup olmamakta. Farkında olan insan olma yolunda ilerlerken, farkında olmayan ise hayvanlaşmaya (beşer) devam ediyor.

Sulhi Ceylan

DİĞER YAZILAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir