Anneannem: Irmakla Akıp Gelen

12088530_10206885346404961_6036881045382426087_n

Hatıra Saklama Ofisi, insanların nezdinde hatıranın, sohbetin, kendi hikâyene değer vermenin, yükselmesine çalışıyor. Türkiye bir unutuşlar devrinde şu an. Modern devir yani ahir zaman, zamanı hızlandırdı. Buna ilaveten teknolojik vasıtalar unutuşa hız verdi. Türkiye’nin kendini muhafaza imkânları ise oldukça sınırlı. İşte bu yüzden, unutuşlar devrine karşı duruyoruz.

Karşı duruşumuzun güzel bir örneğini de bize şair Melike Kılıç sunuyor. Melike Kılıç’a bu kıymetli hatırasını bizlere hediye ettiği için müteşekkiriz.

***

                                                                                                                                                                                                                               

                                                                                                                                                                                                                               “…Suyunu benden içen ıssız bir kasaba gibi”*

Köylere dair sevmediğim bir şey yoktur neredeyse, bazen bir köyde vakit geçirmemiş olmayı dahi dilerim bu özlemi yaşamamak adına. Gelgelelim “iyi ki” ve “keşke”ler arasında geçmiş bir çocukluğa, yaz tatillerinde gittiğim bir köyde yaşananlar da dâhil. İki dedem de ben doğmadan bekâya varmışlar, bu sebeple bir ata figürünü tanımaya babamdan başladım. Babaannem ve anneannem yaşıyorlardı ama babaannemle aynı şehirde yaşadığımız için onu sıklıkla ziyaret edebiliyor, anneannemi görmek için köye gitmemiz gerektiğinden yaz tatillerini beklemek durumunda kalıyordum. Bazı haritalara göre Orta Karadeniz addedilen bölgede bir köyde yaşıyordu anneannem. Bu dört tarafı dağlarla çevrili ili, ömrüm boyunca hiçbir yere değişmeyeceğime inanırım. Annemin ağrısı, annemin varmaları, annemin dönmeleri hep burayadır.

Köylere yahut o köye dair sevmediğim bir şey yoktur neredeyse. Oraya dair en çok sevdiğim şey sorulsa harklar derim, kuşkusuz değil. Ama zannediyorum adım attığım her yerde benimle birlikte yürüyen, o yaşlarda fark etmeyip şimdi idrak ettiğim bir şey olarak içime yürüyen bir su; ömür boyu benimle gelsin dilerdim. İstanbul’da yağmur yağmasını en çok kenarlardaki akıntı çukurları -pis sularla da olsa- dolup harklara benzediği için severim. İçinden Yeşilırmak’ın geçtiği ve sularını bahçelere varsın diye küçük yollarla bölüştürdükleri bu köy, anneannemin ne zaman ve nasıl yerleştiklerini bilmedikleri bir yerdi. Sorgulamamışlardı, kimse de sorgulamaz, gelip orayı bulanlar için rahmet ve rıza dilerdi zannederim.

Anneannem, dört çocuğunu tek başına büyütmüş, elinden sigarasını hiç eksik etmeyen, zayıf, hafif kambur ve ömrünün son ânına kadar kendi işini kendi görmeye çalışan, merhametli ama fevkalade sert de bir kadındı. Yaptığı süt ve süt ürünlerini sattığı için, hak geçmesin diye bir titizlik hastalığına yakalanmış ve bunu çocuklara ve torunlara da zorla sirayet ettirmiş bu anneanne, yalnız kalınan zamanlarda melek gibi bir şeydi. Oturup küçücükken onunla uzun uzun sohbet ederdim. Şimdi bunları konuşuyor olabilseydik belki bir kayda alır, size birçok filozofun ve İslam âliminin söyleyemeyeceği cümleleri aktarırdım. Durup düşününce, bir Anadolu kadınının felsefe yapmasına bazen şaşırıyor, bazen de onların filozof olmaktan başka çareleri olmadığına inanıyorum.

Köye ağlaya ağlaya erkenden gönderildiğim bir yazdı. Bir akraba grubunun peşine takıldım ve bir araçla yola çıktık. Çocukluğumdan beri yolda uyuyabilen insanlara imrenmeyle karışık bir kızgınlık duyarım. Seyri -her iki anlamda da- kaçırmak ne kötü bir hâldir. Ben evvela İstanbul’un griliğinden çıkmayı beklerim, ağaçları görünce birazdan denizin geleceğini bilir, bunları beklerim ve sonra dağları görmek için sabırsızlanırım. O zamanlar bunları yapmak için dizlerimin üzerinde yükselmem gerektiğinden bir ayak uyuşukluğuyla köye varırdım. O gidişimde pek nazlanamasam da, huysuzlukla 11 saat kadar ayakta kalıp görebildiğim her şeye hayretle baktım. Bolu Dağı’ndan her geçişimizde seyyar satıcılarda uzun uzun seyrettiğim sarı-kırmızı-siyahlı ahşap küçük beşiklere o sefer bakamadım. Sonraki senelerden birinde babam, bana öylece bir “oyuncak” alacaktı ve akıbetini hatırlamayacaktım, çocukluk biraz da nankörlük demek. Bu hâl üzere Amasya’nın merkezine vardık, buradan köye gitmek için daha dar ve zorlu yollardan geçecektik. Sanki yolda gördüğümüz tüm dağlar birleşip şehrin etrafını sarmıştı. Bir çocuk aklıyla bile güven duyduğum o heybete sıkça ihtiyaç duyarım. Aslında biz de çeşitli yükseltiler üzereydik. Tabiî ben karşımdaki dağları idrak edebiliyordum o zamanlar, bir tepede oluşumuzdan bir dağın sahibinin de biz olduğumuzu çıkartamıyordum. Memleketin her yerinde bulduğum bir yığın duyguyla anneannemin evine vardım. Sarıldı, ağladı. “Ev ancak ev oldu hoş geldin” dedi. Bahçedeki asırlık kızılcık ağacına urgandan bir salıncak çoktan kurulmuş, geçen yazdan kalma benekli çoraplarım çamaşır ipinden hiç indirilmemişti. Hafif hafif girdim bahçeye. Evden evvel hayvanlara koşturdum -ki çok korkarım- ama orada korkudan eser yoktur. 1-2 saat geçmeden küçücük olduğum halde anneannemin yaptığı işlere yardım isteyeceğinin ve benden daima oradaymışım gibi iş yapmamı bekleyeceğinin farkında olarak dolaşmaya çıktım. Henüz kimse gelmemiş dışarıdan, bir ben varım. Birkaç yere taş attım, birkaç ağaca çıktım, köye bir an evvel alışmalıydım. Onun deyimiyle “şehirli gibi” davranırsam anneannemle sıkıntı yaşardık. Hele ki orada yaşayan bir çocuktan dayak falan yersem, bu üzerine bir de azar yiyeceğime delaletti. Uzun uzun dolaşıp eve döndüm. Merdivenlerin bitip ev kapısının olduğu yerde çardak dedikleri, güzine sobasını da sığdırdıkları geniş bir alan vardır, genelde orada oturur ve beni beklerdi. Neyse onun yapmış olduğu ekmeği, bahçeden koparttığımız domateslerle yiyip, “biri gelse de ikram etsem” diye beklediği parmak bisküvilerini çaya batırdık ve beraberce uyuduk.

Yoldan gelmiş olmanın ve sanırım annesizliğin tedirginliğiyle korkunç bir rüya gördüm o gece. Anneannem fark etmiş olacak ki sordu; “Melek ne gördün rüyanda, neden korktun?” Annemin akrabaları arasında “Melek” diyorlar bana. Adım Zeynep olsun istemişler ve babamların tarafı başka bir isim koyunca “Efendim biz de onların koyduğu ismi söylemeyiz” çocukluğuyla teyzemler de hâlâ “Melek” diye seslenirler. Anneanneme rüyamdan bahsettim biraz, rüya dün yaşamışım gibi aklımdadır. Biraz dinledi, yarıda kesti:

-Bunu şimdi git, suya anlat.

-Nasıl suya anneanne?

-Sudan bol ne var evladım. Duran suya anlatma akan suya anlat.

Benim şehirli aklım musluğu açıp anlatmayı yeğlerdi, nasıl akıl ettim bilmiyorum sokaktaki harka koştum. Hark gürül gürül, pek yabancısı da değilim, arada eğilir su içerdim oradan. Sonraki bir zamanda hayvanların da içtiğini hatırlattı annem, anneannem “Ne var benim ineklerimin ağzında?” diye kızmıştı da ben yine gizliden, kötü bir şey yapar gibi avuç avuç su içerdim yerden. O gün o rüyayı o suya anlattım. Rüya nereye gitti bilmiyorum kiri aktı, öyle belledik. Su rüyamı temizledi, öyle anladım. Şimdi şimdi, anneannemin bir çocuk rüyası mahremiyeti güzelliğini görüyorum. Kendine dahi anlattırmadığı birçok şeyin yanında, bir rüya mahremiyeti. Öyle ki bu mahremiyet beni mahrum bırakmıyor, içimi en güzeline dökmeme vesile oluyordu. Anneannem ne güzeldi, bazen gayeli, bazen gayesiz ne çok şey öğretti. Bir tarla ve bir ırmaktan başka bir şey görmemiş, İstanbul’a gelince evden çıkmaktan tiksinen bir kadın bu ilmi nereden edinir, aslında hep bildiğimiz şeyler bunlar. Anneannemi 2006’da kaybettim. Kaç rüyamı süslediğinden bahsetmem mahremdir. Ona sorulsa belki bunları anlatmam da. Yazmanın yarı eylem ve yarı günah oluşuna sığınıyorum.

Melike Kılıç

*Edip Cansever – Bir Su Yılı Denebilirdi

DİĞER YAZILAR

2 Yorum

  • HÂCE , 01/11/2019

    Rüyaların mahremiyetin dairesi içinde olduğunu bu zamana kadar hiç düşünememişim.

  • nuaym , 02/02/2016

    Şuraya iki damla gözyaşı bırakıyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir