24 Saatten Uzun Bir Gün

Ben, ünlü bir yazar değilim. Yazar mıyım, ondan da emin değilim. Yazarım yazmasına da yazdıklarım beni yazar yapar mı? Eh, bunu da zaman gösterir. Zaman en nihayetinde neyi gösterir? Ölümü! Bu mesleğin böyle nihayetsiz bir sabır isteyen yönü var. Hep Sokrates’in mahkemedeki son sözlerini anımsatır bana bu durum: Artık benim için ölmek, sizler için yaşamak vaktidir. Hangisinin daha iyi olduğunu ise ancak Tanrı bilir!     

Rica ederim, henüz ünsüz bir yazarken, yani hazır eleştirmenlerimin sayısı böylesine azken, bu türden pervasız satırlar yazma zevkini bana çok görmeyin. Sahi, her okur bir eleştirmen midir? Eleştirirler eleştirmesine ama eleştirileri onları eleştirmen yapar mı? Neyse, bu böyle uzayıp gider…

Gece

Soğuk bir kış gecesine çakılmış bir çakmak ateşi gibiydim:

Küçücük varlığımla koskoca geceye kafa tutuyordum. Küfrediyor, tehdit ediyor, naralar atıyordum. Gecenin kalbinde bin üç yüz derecelik ısıyla zavallı bir delik açmış, onu sarıturuncu ışığımla dağlamıştım. Hani bıraksalar, Güneş olacaktım. Patlayacak, yanacak, yakacaktım. Isıtacak, ışıtacak, yaşatacaktım. Oysa yaptığım, esintiden ürkerek şöyle bir yanıvermek ve ardından sigarayı yakarak sönmek, yitip gitmek oldu. Sigaraya ruhumu üfürmüştüm. Dumana özümü, izmarite ölümü…

Sabah

Rüyaların tepesinden gerçekliğe çakılıp yatakla iç içe geçmiştim sanki. Beş saatlik bir uykunun ardından uyandığımda, gündüzün neşteriyle kazıdım yataktan vücudumu. Mırıldandım: boşuna dememişler geceden çalınan zaman gündüze yâr olmaz, diye. Sonra ilk iş, telefona sarıldım. Çatlak bir edebiyat profesörünün, sonu Orhan Pamuk + Yaşar Kemal = Orhan Kemal formülüyle biten bir videosunu açıp hazırlanmaya koyuldum. İçeriden, annemin izlediği sabah kuşağı yöresel yemek programlarından birinin sesi geliyordu: kara, un, kitap, tuz, yılanı, hamur, öldürseler, afiyet olsun…

Serâzat

Kahvaltının ardından evden çıktım. Kendimi, otobüsün geliş saatine ayarlayarak, durakta beklemek için yolu uzatmayı düşündüm. Ellerim cebimde, aklım bir karış havada, sabahın ısırgan soğuğuyla koyun koyuna… Birden, ileride, kaldırımın kenarında öylece duran buruşuk bir gazete sayfası takıldı gözüme. Bir tuhaflık vardı bu gazetenin duruşunda. Ağaçların yapraklarına alkış tutturan, martıların dengesiyle oynayan rüzgâr, nasıl oluyordu da en ufak bir kıpırtı veremiyordu bu gazete sayfasına? Göz hapsine almıştım gazete parçasını. Yaklaştıkça yaklaşıyor, merakım git gide artıyordu. Sanki Can Yücel’in “Sanat Sevicileri” diye tabir ettiği biri tarafından modern bir sanat sergisinde kolalanmış gibi öylece taş kesmiş duruyordu buruşuk kâğıt. Adımlarımda en ufak bir yavaşlama olmadan geçerken gazetenin yanından, o kısacık süre içerisinde açık seçik okuyabildiğim manşet şuydu: …ÖLÜM… Öncesi yok, sonrası yok. Gazetenin her yeri kırışık, bir bu kelime gayet okunaklı… Her şey rüzgârın hükümranlığında, yer çekiminde, bir tek bu gazete özgür, isyankâr, âzâde… Tamam, diye geçirdim içimden, ölüm kelimesi ağır bir kelime… Şimdi anlaşıldı kâğıdın neden öylece kaldırım taşı gibi durduğu…

Yol

Durağa varırken ikinci bir tuhaflık daha fark ettim. Bu sabah kediler, sırf kendilerinin davet edildiği bir resmî geçit töreni varmış gibi yollara dizilmişlerdi. Renk renk, boy boy, cins cins kediler, o mistik gözlerini dikmiş, kafa hareketleriyle beni izliyorlardı. İstikametimle dönen gözleri, beni oldukça huzursuz etti. Kanatlılardan baykuşların, dört ayaklılardan kedilerin, iki ayaklılardan ise kasiyer kızların bakışları… Oldum olası en ürktüğüm gözlerdi bu gözler. Ha bir de örümceklerin… O çok gözlü, çok bakışlı, çok bacaklı örümceklerin…

Durak

Nihayet durağa vardım. Baktım ki etrafta henüz kimsecikler yok, maskemi çıkarıp bir iki dumanlanmak niyetiyle tabakama ve çakmağıma sarıldım. İkinci nefesi almıştım ki bir öksürük duydum yamacımda. Kim bu densiz ki ense kökümde, hem de böylesi bir hastalık zamanında öksürüyor, inşallah maskesi inik değildir, gibi saniye sürmeyen düşüncelerle hiddetle döndüm arkamı. Hayret, kimseler yoktu. İnsan gaipten sesler duyacaksa, bu daha ulvî, daha ilham verici sesler olmalı değil miydi? Sonra da şöyle dedim kendi kendime: Ayarlarımızı bozdu şu virüs. Artık olmayan öksürük sesleri de duyar olduk… Derken bir iki kesik kesik öksürük daha… Durağın arkasını önünü, sağını solunu yokladım ama nafile. Kimseler yoktu. Tâ ki onu fark edene dek… Durağın yanındaki küçük çöp kutusunun arkasında bir karga ilişti gözüme. Gördüklerime inanamadım o an. Karganın, durağın etrafındaki izmaritleri toplayıp arka tarafa istif yapmasına mı şaşayım, yoksa ara ara içli içli öksürmelerine mi, bilemedim. Daha önce, buzda seke seke giderken ayağı kayıp düşen bir serçe görmüş, bu duruma çok gülmüştüm. Ama mesleği izmarit toplayan ve bu maişet derdinden hastalıklara kalıp kronik öksürüğü olan bir karga mı? Acı acı gülümsedim. Ve elimden geldiğince ürkütmeden yaklaşıp seslendim: Hakkını ara! İş sağlığı güvenliği diye bir şey var. Tazminat hakkın olmalı. Mahkemeye verirsen donlarına kadar alırsın.

Otobüs

Körüklü otobüs, hep zamanında gelen ama kalbinde bana pek yer kalmamış platonik bir sevgili gibi gelip boylu boyunca durdu önümde. Kartımı okutup sine büzüle geçtim ortalara. Tam ortasından sıkılmış bir diş macunu gibi orta kapının camına yapışıp kaldım öylece. Körfez’den Kartal’a kadar ayakta… Hemen kitabımı açıp okumaya başladım. 200 nolu otobüs şoförleri, şüphesiz, yolların en maharetli ve hızlı sürücüleridir. Üstatları, Ernie Prang adında dünya çapında meşhur bir şofördür. Bu güven hissiyle daldım gittim kitaba: Uğultulu Tepeler… Muhteşem bir çeviri ve “Bu kitap Türkçe yazılsa ancak böyle yazılırdı” dedirten bir Türkçe… Tâ ki yanlış yerde kullanılmış bir virgüle kadar… Bu, öyle sinirime dokundu, öyle dağıttı ki kafamı, toparlanmam biraz zaman aldı. Sonra ileriden yükselen bir sesle hepten koptum kitaptan:

– İnsanlık ölmüş. Üzülme oğlum, senlik bir sıkıntı yok.

– Üzülmüyorum babacığım, kızdın mı? Kızma baba. Ben engelliyim, engelliyim ben, o yüzden yer vermiyorlar.

– Hayır oğlum, sen engelli değilsin, insanlar engelli.

– Evet baba, insanlar engelli baba. Ben de insanım, değil mi baba?

– Evet oğlum, sen insanın hasısın…

Kulaklıkla örtülü kulaklar, camlara yaslı başlar, kapalı gözler, sağa sola sıkı sıkı tutunan eller, daralan kalbim, darılan baba-oğul… Nihayet çocuğa yer veren mahcup bir adam… Ardından şoförün telefonda konuşma sesleri: “45 Hasan otobanda kalmış, feci bi kaza olmuş, 16 Âdem’e söyle, E-5’ten gitsin. Trafik fena… “

Kahvehane

Bir buçuk saatlik balık istifi yolculuğun ardından kendimi Samandıra’ya zor attım. Çalıştığım şirket, bensiz birkaç dakika daha sektördeki varlığını sürdürebilir, düşüncesiyle hemen durağın karşısındaki kahvehaneye geçtim. Ortaya bir soba kurulmuş, gürül gürül yanıyor. Çayımı yudumlarken yakındaki kiliseden bozma caminin gençlikten bozma ihtiyar cemaatinden biri, dört saat kalasıya öğle namazını beklerken, diğer yandan da etrafından takdir bekleyen gözlerle eleştirilerde bulunuyordu:

– Sade bir kahve ver buraya.

– Kahve mi? Burada kahve gördün mü hiç sen? 

– O zaman ne diye kahvehane işletiyorum diye övünüyorsun? Kahvehanede kahve yok mu şimdi?

– Yok.

– Dükkânın adını çay ocağı diye değiştir o zaman.

– Oldu, başka emrin? Dağda mı yaşıyorsun? Bir sürü kâğıt kürek gerekir dükkân adını değiştirmem için. Kahvehane dedik, öyle gidiyor işte.

– O zaman bir kahve tezgâhı aç.

– Hasbinallah! Uğraşma sabah sabah benimle. Kahve istiyorsan kafeye git. Burada çay var.

Mehmet Erikli geldi aklıma o an. Demek bu yüzdendi, bak, hikâye buralarda, çayocaklarında, kahvehanelerde, kıraathanelerde… O kılkuyruk kafelerde, Starbuckslarda boşuna edebiyat arama, demesi. Bu ilham verici diyaloğu lavaboya gitmek üzere terk ettim ve çay ocağı olması gereken kahvehanenin inleyen emektar tuvalet kapısından içeri girdim. Kapı, sobanın başında uyuklayan aksakallı kadar kambur ve yorgundu. Tuvaletten çıkarken fark ettiğim yazı ise bir kahkaha patlatmama sebep oldu: Ardınızda iz bıraktığınızda ölümsüz olacağınız yer burası değildir! Tuvaletlerimizi temiz tutalım… İhtiyarı, gözlerinden alevler saçarak bana bakarken buldum. Kahkahayı abartmış olacağım ki onu uyandırmıştım. Hayret, o yaşta kulaklarının ağır işitmesi gerekmiyor muydu? Ardından, aramızda geçen şu kısa konuşma, saçmalığı kadar sosyal bir yaraya parmak basması hasebiyle düşündürücüydü de:

– Suriyeli misin sen?

– Yooo, değilim, neden ki?

– Hem onlara benziyorsun hem de onlar gibi yüksek sesle gülüyorsun.

– E… Evet, beni Araplara benzetirler hep… Şey… Kusura bakmayın ya, uyandırdım sizi…

– Neyse ne… Eee, neresindensin Suriye’nin?

– Suriyeli değilim ki… Tokatlıyım ben.

– Heee… Anladım…

– …

– Biz doyduk da bir de sizi doyurmak kaldı.

– La havle…

Kaçış

Kafe olmayan, çay ocağı olması gereken kıraathane görünümlü bu kahvehaneden, elimden bir kaza çıkmadan alelacele ayrıldım. Çıkarken, ihtiyara Tokatlı olduğumu ispat etmek için “Hey on beşli on beşli, Tohat yolları daşlı” türküsünden bir kuple seslendirmek yerine, beni zaten anlamayacağına hükmederek, bir tür intikam duygusu içerisinde, “Yaşasın özgür Suriye!” diye haykırdım. Ardından, peşimden gelen giden var mı, diye ara ara arkamı dönerek hızlı adımlarla ofise vardım. Sırtlarında ve karınlarında sert, dikenimsi yüzgeçler olan zavallı balıklar geldi aklıma: Bu donanımlar, onları büyük balıklardan koruyamaz. Ancak yenilmelerini zorlaştırabilir. Bir tür ölüm sonrası intikam gibi: “Beni yiyebilirsin ama boğazında kalırım inşallah. Canını yakarım da bir ömür unutamazsın bu acıyı. Dilerim Allah’tan, beni yediğin için iki gün boğaz ağrısı çekersin de yutkunamazsın, beslenemezsin!” Sanki bu acı ve ağrılar kendi ruhuna değecekmiş gibi… İntikamın böylesi…  

Mesai

Beni kapıda karşılayan, takım liderimdi: “Neredesin sen abi? Kaç oldu saat! Bi gelsene odama…” Bu bey, farklı kültürlerden bir cümbüştür ve her yerden bir şey almış olmakla övünür. İngiltere’de stajını bitirmiştir ama Japonya hayranıdır. Mükemmelen İngilizce konuşurken hareketleri, sıra gecesinde çiğ köfte yoğuran halay düşkünü bir yurdum insanını akla getirir. Şu sadece dünyada kapladıkları boşluğun hacmini kendilerine hatırlatmak için benliklerini tatmin yolunu, insanlara türlü bahanelerle çıkışmakta bulan tiplerdendir.

Koltuğuna kurulduktan sonra otuzüçlük tespihini imamesinden kavrayıp tanelerinin arası açılsın ve istediği çekme kıvamına gelsin diye baş aşağı etti ve şöyle bir salladı. O an sanki o tespih bendim ve beni bir yılanmışım gibi baş aşağı ederek şöyle bir sallamış, omurgamı en hayati yerinden çat diye kırıverip hayatıma son vermiş gibi hissettim. Sonra başladı o her zamanki üslûbuyla konuşmaya:

– Şimdi… İki tay var diyelim… Biri çok güzel ama topal; diğeri çirkin, bakımsız ama sağlıklı. Hangisini seçersin?

– İkincisini…

– İşte… Yönetici tabiatlı insanların yanıtı bu olmuyormuş. Amerika’da yapılan bir araştırmaya göre parlak, gelecek vadeden beyinler, genelde bu soruya üçüncü şıkla cevap vermişler ve hem güzel hem sağlıklı olanı seçerim, demişler.

– Ama öyle bir tay yok belli ki… Sadece iki seçenek sunulmuyor mu? Ben o yüzden öyle şeyetmiştim.

– Mesaisine dikkat etmeyen birinin böyle “şeyetmesi” hiç de şaşırtıcı değil. Buradan şunu anlamalısın: yükselme potansiyeli taşıyan elemanlar, asla kendilerine sunulmuş seçeneklerle yetinmezler. Onlar için her zaman üçüncü bir seçenek vardır.

– Hmmm… Anladım…

– Yaaa… Neyse, konumuza dönelim, ne oldu dünkü rapor işi? En son bana…

Çıkış

Akşamüzeri, genç bir dostun ziyaretiyle yenilendiğimi hissettim: Mustafa… İş yerinden bir arkadaşın kardeşi. Sağlık lisesi mezunu, arkeoloji öğrencisi, mitoloji delisi, felsefe meraklısı, tasavvuf ilgilisi, dağcılık hastası… Sohbetinden keyif aldığım, karman çorman bir düşünme müptelası… Birlikte çıktık ofisten. Bu defa bir kafeye oturduk. Niyetim hikâye aramak değildi; sohbet muhabbet, o yüzden…

– Bugün tuhaf bir gündü, Mustafa. Tahmin et nelerle karşılaştım…

– Yapma be ağabey, biliyorsun, sevmiyorum bu “tahmin et” meselesini…

– Allah Allah, bilmiyordum, neden?

– E insanı geren bir şey bu. Tahmin et, denir, bellidir ki tahmin edemeyeceğin bir şeydir. Düşünür durursun, tutturabilecek miyim diye akla karayı seçersin.

– Yahu, neden bu kadar ciddiye aldın ki; bu, muhabbete giriş için öylesine söylenen bir şeydir. Salla bir şey, devamını ben getiririm zaten.

– Olmaz öyle ağabey, söyle sen, neler gördün?

– Eh, peki madem… Öfff… Böyle de pek bir ruhsuz ve heyecansız olacak ama neyse… “Ölüm” kelimesinin ağırlığından taş kesmiş bir gazete sayfası, izmarit toplayıcısı öksüren bir karga, bakışlarıyla taciz eden kediler, otobüsteki baba-oğul, yanlış yerde kullanılmış virgül, arasında seçim yapmam gereken iki tuhaf tay…

– Allah iyiliğini versin… Bunlar tahmin edilecek şeyler mi?

– Yav, dedim ya öylesine bir giriş diye…

– Neyse… Kusuruma bakma benim. Sınav haftası yaklaşıyor ya, biraz dengesizim. Ölüm demişken… Bu gece rüyamda vefat eden bir çocuk gördüm. Hayal meyal hatırladığım bir olay… Ne tesadüf! Bugün ben de hep ölüm üzerine düşündüm. Bir çocuk vardı bizim orada. Herkes tarafından dışlanmış bir çocuktu. Topaldı. Sudan çok korkardı, yüzemezdi. En son, babası bir gün dövmüş bu çocuğu sırf top oynamak istiyor diye. Çocuk, günün birinde nehre yürüyerek intihar etmiş, duyduk. Cesedi sudan çıkarıldığında elleri hâlâ yumruk halindeymiş. Düşünsene ağabey, ödü kopuyordu sudan ve korka korka suya girmiş, intihar olarak bu yolu seçmiş…

– Yaman hikâyeymiş… Allah rahmet eylesin. Neyse, değiştirelim konuyu; ne oldu senin şu Kral Yolu’nu yeniden keşif çalışmaların?

– Ha, o mu? Onda baya bir aşama kaydettim, ağabey. Dur bak sana anlatayım…

Akşamüzeri

Kahveler, çaylar, notlar, fikirler… İkramlık çerez tabağında kalan bir adet badem… Birlikte kalkarken masadan, birçok şeyde olduğu gibi okuma eyleminde de aşırıya giden Mustafa, bu kez tüm bir kafeyi okumuş olacak ki heyecanla dönüp fısıldadı:

– Baksana ağabey, masalardaki çerez tabaklarında hep birer adet çerez kalmış.

– Eee?

– Sosyal diğergamlık göstergesi değil mi? Sona kalan yiyeceği herkes birbirine bırakmış.

– Vay… Etkileyici tespit! Bak, bir de bir şairin isyanı vardı, en az senin bu dikkatin kadar güzel bir ayrıntı… Diyordu ki; sosyal hayatta yalnızlığa hiç saygı yok! Siz hiç bir kafe veya restoranda tek sandalyeli bir masa gördünüz mü?

– Hmmm, iyiymiş bu da…

Akşam

Ayrılmak üzere durağa doğru birlikte yürürken son konumuz, kadim olanın felsefe mi edebiyat mı olduğuydu. Ben, edebiyat, diyordum. O ise felsefe. Sonunda, edebiyatın da felsefenin de dil ile yapılabildiğini öne sürerek as’lolanın dil olduğu kanaatine vardık. Durağa az kala, nereden peyda olduğunu bir türlü fark edemediğimiz bir sarhoşun, kusarak üzerimize yürümesi ve yolumuzu keserek dilenmesi sebebiyle suskunluğa gömüldük. Sarhoşu geçip gittik, vedalaştık ve ayrıldık. Ben günümün tuhaflığını, o ise kafasının karışıklığını bana bulaştırmıştı. Buluşmasaydık daha mı iyiydi? Ah, yine mi Sokrates: Hangisinin daha iyi olduğunu ise ancak Tanrı bilir!  

Gece

Eve vardığımda babam uyanıktı. Şu otuz üç yıllık babam… Otuz üç… Takım liderimin otuzüçlük tespihi… Yılan… Yaşar Kemal… Yılanı Öldürseler… Kendisini ancak şu son bir buçuk yıl içerisinde, kanser teşhisi konduktan sonra tam anlamıyla tanıyabildiğim adam…  

– Hoşgeldin. Ben de seni arayacaktım biraz daha geç kalsaydın.

– Hoşbulduk baba, bugün nasılsın?

– Eh işte… Al şu parayı da önümüzdeki kemoterapi seansı için sende kalsın.

 – Tamam baba.

– Bir de şu kol saatim duruverdi bugün. Yıllardır çalışan saat… Anlamadım… Bunu da al da yaptır yarın. Pili mi bitti, nedir.

– Tamam baba.

– Günler sıkıcı, zaman geçmiyor, derken hepten durdu, iyi mi!

– …

Rüya

Elimde babamın kol saati… Bir saatçi dükkânına giriyorum. Usta saati evirip çeviriyor. Sonra başını kaldırıyor ciddi bir şekilde.

– Pili bitmiş.

– Pil takalım o zaman, ustam.

– Hangisinden takayım? Bir orijinal var bir de çakma…

– Farkı ne ki?

– Orijinali on yıl gider ama pahalıdır. Çakması en fazla iki-üç yıl götürür ama ucuzdur.

– …

– Ne diyorsun?

– Çakmasından olsun, ustam, çakmasından…

Çakma… Çakmak… Gecenin bağrında tutuşan bin üç yüz derecelik minicik bir alev… Sigaraya ruhumu, dumana özümü, izmarite ölümü… Ölümü… Ölüm…

Cüneyt Dal

DİĞER YAZILAR

1 Yorum

  • Okur , 19/01/2022

    görseldeki cüneyt dal mı¿🙂

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir