Birisi Babamı Öldürmüş!

Kerim Kolat, ‘insanın geçmişi yoksa nesi vardır’ diye soruyor.

***

Yedi yıllık bir aradan sonra memleketlerine gidiyor olmaları onlara ayrı bir sevinç, ayrı bir heyecan ve huzur veriyordu. Zor da olsa uçağa yetişebildiler. Kapının girişinde hostesler tarafından fevkalade nazik karşılandılar. Koltuklarına yerleştiklerinde eşi sordu:

“Heyecanlı mısın?”

Başını hafifçe çevirip mütebessim cevap verdi;

“Sence?”

Gülüştüler.

“Sahi” dedi karısı, “En çok neyi özledin.”

“Söylesem inanmazsın.”

“Söyle söyle.”

“Her şeyi herkesi çok özledim fakat babamla kardeşimin mezarlarını görmeyi ayrı bir özledim. Bir de çocukluğumuz geçtiği o eski mahalleyi.”

Karısı heyecanla atıldı;

“Beni de götürsene oraya.”

“Tamam, inşallah gideriz.”

Uçak havalanıp yoluna devam ederken, koridor tarafında olmasına rağmen başını uzatıp bulutları izledi. Bir an önce uçaktan inip, kabristanı ziyaret etmeyi ve eski mahallesini görmeyi çok istiyordu. Bu iki yerde bulunduğu süre içerisinde babası ve kardeşini hayattalarmış gibi hissediyordu. Sanki onlarla oturup oyunlar oynuyor, bağa bahçeye gider gibi eski günlerin tadını alıyordu.

Havaalanına indiklerinde müthiş bir yağmur karşıladı onları. Bindikleri taksinin silecekleri damlaların hızına yetişemiyor, taksi şoförü günlerdir yağan yağmurdan dertleniyordu. Onun için bir sorun yoktu oysa. İstanbul’da günü felakete çeviren yağmur, buralarda, yeryüzünü pisliklerinden arındıran bir törpüye dönüşüyordu zihninde.

Nihayet eve geldiler, annesi kapıyı açtığında inanılmaz bir sevinç yaşadı yaşlı kadın. Önce torunlarına sonra oğlu ve gelinine sarıldı.

Vakit geçirilmeden onlar için özel yaptırılan börekler yenildi, yorgunluk çaylarıyla beraber hasret giderildi. Gece vakit geç olunca çocuklar mızmızlandı ve herkes odasına çekilip kendisini geceye emanet etti.

Cemil’in çocukluk arkadaşı Ahmet sabah erkenden kapıya dikildi. Sarıldılar, gülüştüler, arabaya atlayıp şehri gezmeye başladılar vakit kaybetmeden. Kâh arabayla yol alarak şehrin caddelerini izliyorlar, kâh arabayı bir yere park edip eşi dostu ziyaret ediyorlardı. Kim ölmüş kim kalmış, kim zengin olmuş, kimin kızı gelin edilmiş hepsi konuşuldu. Birkaç saat sonra Cemil, Ahmet’ten izin isteyerek kendisini eve bırakmasını söyledi. Yolculuk şakalaşmalar ile devam ederken, kırmızı ışıkta durdular. Ahmet bir şeyler anlatırken, Cemil’in gözleri uzaklara takıldı. Bu nasıl olabilir, aman Ya Rabbi hayal olmalı bu, diye geçirdi içinden. Elbiselerin vücuduna yapışmıştı sanki bir bunaltıdır çökmüştü bağrına. Deprem yemiş bir harabeydi sanki.

“Cemil ne oldu daldın?”

“Ahmet burası bizim mahalle değil mi?”

“Evet.”

Kekeleyerek “Ne oldu buraya” diyebildi.

Ahmet iç çekti. Ne olsun işte ağa. Belediye buralardaki eski evleri aldı, sahiplerine ise birer ev vererek ağızlarını kapattı.

“Ee” diyebildi gözleri buğulu olduğu halde.

“E’si gördüğün gibi işte. Yüzlerce bina yıkıldı. Sadece camiler ve belediye ile anlaşma yapmak istemeyen birkaç aile kaldı. Yıkılanların yerine dublex evler yapılıp parası olanlara satılacakmış. Vesselam, durum bundan ibaret.”

Arabayı sağa çek dedi Cemil arkadaşına. Gözleri kan çanağına dönmüş, elleri sıkılmış arabadan indi. Adımlarını hiç bu kadar sert ve kararlı atmamıştı. Ahmet, arabayı istop edip arkasından yetişene kadar Cemil arayı bayağı açmıştı. Sırtındaki ceketi hışımla çıkarıp sağına doğru fırlatan Cemil, kavşakta bekleyen polis memuruna yaklaştı. Yumrukları hâlâ sımsıkıydı. Ahmet, arkadaşının ne yapmak istediğini, nereye gittiğini anlayamadığı gibi kötü bir şey yapmasından da endişe ediyordu.

Çocukluk dostu “Nereye gidiyor bu, polise doğru gidiyor gibi ama ne işi olur ki durup dururken polisle” diye telaşlanırken, uzun boylu zayıf delikanlı çoktan polisin yakasına yapışmıştı.

“Memur bey, memur bey! Siz burada ne iş yapıyorsunuz? Memlekette katliam yapılıyor, insanlar öldürülüyor siz burada dikilip durmakla meşgulsünüz. Paranızı hak ettiğinizi mi sanıyorsunuz böyle yaparak?” diye bağırırken, bir yandan da üstünde başında ne varsa parçalıyor, etraftan yardım etme niyetiyle koşturup koluna bacağına yapışanları bir çırpıda yola fırlatıyordu.

Polis memuru ilk şaşkınlığı attıktan sonra;

“Beyefendi sakin olun lütfen. Anlatın bana ne oldu size yardımcı olmak istiyorum” diyebildi şaşkın gözlerle.

“Bu vakitten sonra hiç bir şey yapamazsın” dedi. “Bak, bak şurayı görüyor musun, bu mahalleyi tanır mısın sen? Âdem amcayı, Hasına Teyzeyi, Halil’i, İsmail’i, babamı, dedemi… Burada ben gelmeden önce büyük bir katliam yapılmış. Evler yıkılmış, insanları başka diyarlara göç ettirilmiş. Babamla kardeşim hâlâ orda molozların, yıkıntıların arasında kalmış duruyor. Cesetleri bunca zamandır ne hâle gelmiştir biliyor musun sen? Senin hiç baban, kardeşin, mahallenin altında kalarak öldü mü?” dedikten sonra hıçkırarak ağlamaya başladı.

“Birisi babamı öldürmüş dostlar” diye bağırarak kendi etrafında dönmeye başlamıştı ki Ahmet’in sesiyle kendine geldi.

“Ne oldu kardeş pek daldın gittin?”

Yumrukları hâlâ sıkılmış olduğu halde; “Yok, bir şey yok” dedi.
Nihayet evine ulaşabildi.

Arabadan inip eve girdiğinde herkes bir şeyler ile uğraşmaktaydı. Eşi kocasının durgunluğunu fark ederek yanına yaklaştı.

“Ne oldu, neyin var? Yüzünden düşen bin parça!”

“Hiç bir şeyim yok hanım, hiç bir şeyim yokmuş da biz var zannedermişiz. Bizim eski mahalleyi yıkmışlar, tüm hatıralarımı, hüzünlerimi, yitenlerimi bir çırpıda mezarlarında boğmuşlar. Sana, gezdirebileceğim ne bir mahalle, ne de bana geçmişimi yaşatabileceğim bir ev bırakmışlar.”

Sonrasında kollarını dizlerine yaslayarak derin bir nefes aldı. Hanımının gözlerine takıldı gözleri; “Bize memleketten sadece, annemin dizileri, eniştemin kâr-zarar hesaplarıyla, ablamın altın günleri kalmış.” diyebildi usulca.

Dışarıda yağmur başlamıştı yine. İki güvercin pervazlara sığınmış birbirlerine bakıyordu.

DİĞER YAZILAR

1 Yorum

  • rasitulas , 05/05/2013

    Modernizm düşmanı Abdülkerim Kolat, yine kılıçlarını çekmiş !

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.