Domates Fiyatları

Dilruba, takribi birkaç saat sonra ani bir kararla ilk tayyareye binip İstanbul’a göç etti. Vardığında celladına tebessüm etti. Vefa mahallesinde, büyük büyük dedesinden kalma izbe bir evleri vardı. Oraya ulaştı. İstanbul’un göbeğinde kerpiçten yapılmış bu eve adımını atar atmaz tüm elbiselerini dökündü. Yorgunluktan midesindeki kazınmışlığı hissetmiyordu bile.

Tüplü televizyonun üstünden, dantel oyalı örtünün televizyona gelen kısmını geriye doğru sardı. O kadar yorgundu ki, toza alerjisi olduğunu unutmuştu. Hapşırıkların ardı arkası kesilmiyordu. Evde yaptığı ufak çaplı temizliğin ardından, koltuklara serilmiş beyaz çarşafları kaldırdı, oturdu. Sehpada duran bantlanmış kumandayı alıp televizyonu açtı. Gündeme dair bir havadis almak istedi. Önüne gelen ilk kanalı takip etti. Haber programında, savaşın, domates fiyatlarını ne denli yükselttiği haberi, savaşın çocuklarından daha çok nitelik taşıması onu fazla etkilemedi. Bu tür mevzular tüm gelişmiş dünya ülkelerinde olağan şeylerdi.

Ani bir hareketle ve hedefini vurmaya kararlı bir asker edasıyla kumandayı aldı, televizyonu kapadı. Televizyonun havalandırmasından damlayan kanlara, oradan çıkıp kendini pencerelere çarpan kuşlar eşlik ediyordu. Diktatör olmayı geçirdi içinden. Ama sistemin çarkını döndüren bir şehrin sıradan bir insanıydı. Ne denli bunu başarabilirdi ki?

Sisteme çark olmak istemedi. Diktatör de… Daha İstanbul sınırlarına girmesi 3 saat sürmemişti.  O da evine kapandı. En iyi sığınak orasıydı. Günah kokan sokaklar, ıslık çalan rüzgârlarla camına vurarak onu taciz ediyordu. Bu şehir onda pencereden burnunu çıkartacak takat bırakmamıştı. Bir meşgale edinmeliydi. İlk önce ne kadar gereksiz işler varsa onlarla ilgilendi. Ama beyninin içindeki çarkların gıcırtısı dikkatini dağıtıyordu. Olmadı. Faydalı şeylerle meşgul olmak istedi. Eline ne zaman bir kitap alsa karabasan hissi zuhur ediyordu. Ne kadar faydalı bir şeye dokunsa, daha da şiddetli bir sancıya dönüşmeye başladı bu karabasan. Kollarından tutup çeken bir şeyler geziniyordu odanın içinde.

İstanbul ile Urfa arasında farkındalık farkı mı vardı, yoksa coğrafya mı? Metropolde binaların yükselmesine oranla insanların kalbini enaniyet tomurcukları kaplıyor diye geçirdi yüreğinden… Bu kadar stabilize edilmiş çok katlı rezidansların başka bir açıklamasını bekliyor, her şeye rağmen şehrin sokaklarına karışmak istiyordu. Kapının yanındaki portmantoda asılı olan sistemsavar maskesini taktı. Elbiselerini giyip dışarı çıktı. Arnavut kaldırım ve taş sokakları takip etti.  Çok değil birkaç sokak sonra mahalle bakkalının camına “happy new year” yazdığını gördü ve irkildi. Kış uykusuna yatmayı düşündü ama sırası değildi. Hiçbir şeyi ve hiç kimseyi görmemek için yedi numara gözlüklerini gözünden çıkardı.

Yürüdü, yürüdü, yürüdü…

Canından geçince evine döndü. Göremediği için kapıları şaşırdı ama sonunda buldu. Dilruba’nın canını bir şeyler sıkıyordu, ama nedenini bilmiyordu. Gözlüklerini taktığında uyandığını hissetti. Ailesi tarafından üç ayılıkken terk edilmiş olduğuna ağladı.

Melike Dadak

DİĞER YAZILAR

1 Yorum

  • Ebu Mübeyyen , 18/02/2016

    hoşe.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir