Efendi

 

428. Gün / İbyaş Oteli’nde Kahvaltı Sabahı

 

Gözlerim kamaştı. Güneş pencereden sızarak odama doluyordu. Çok güzel bir uyku çekmiştim. Günlerce süren seyahatimizin ardından rahat bir yatakta, kollarımı ve ayaklarımı dört yana keyifle gerdirerek uyanmak, ağzımın kulaklarımla buluşmasına neden oluyordu. “Tık-tık-tık” Musa olmalıydı kapıyı çalan. İsteksiz kalktım yataktan, kapıyı açtım. Gözlerim zor açılıyordu. “Ohoo! Günaydın paşam, erkencisin bakıyorum. Alabildin mi uykunu?” Rahatlamış görünüyordu. Tebessüm ederek, “Aldım aldım. Giyin de kahvaltıya gel. Ben çıkıyorum terasa, geç kalma” dedi. “Tamam, beş dakikaya gelirim.”

Terasa çıktığımda Musa, ikimizin de kahvaltı tabağını hazırlamış, beni bekliyordu. Çok tatlı bir sabah esintisi vardı. Bembeyaz bir mermerden yapılmış kahvaltı masamız, ustaca işlenmiş demirden ayakların üzerinde yükseliyordu. Keyiflenmiştim. Bu güzel masaya yakışacak ağırlıktaki sandalyeyi narince çekerek masaya oturdum. Musa beni yine tebessümle karşıladı, “Senin tabağına yumurta koymadım sevmiyorsun diye. Çay da almadım sana, portakal suyu iç.” Ne düşünceli adamdır şu Musa. “İyi yapmışsın, başlayalım haydi. Afiyet olsun.”

Musa, hayatımda tahammül sınırlarının çok geniş olduğu nadir insanlardandı. İyi huyluydu. Dünyadaki herkesin derdini sinesine çekebilecek kadar geniş yürekliydi de. Şefkatli biriydi. Yürekleri katılaştıran bir bölüm olan Hukuk Fakültesi’nde okuduktan sonra savcı oldu. Ama o katılaşmadı. Zihinsel özelliklerini de yitirmedi diğer hukuk bitirenler gibi. Bunu hiçbir zaman anlayamadım. Faust’ta vardı bununla ilgili bir şey. Goethe bazen yanılabiliyordu demek ki. Bu arada Musa salam dilimini tek hamlede ağzına attı:

-Neden durdun, yesene yemeğini.

Kendisini düşündüğümü söylemeyeceğim:

-Hiç, dalmışım öyle. Baksana, şehri biraz daha gezecek miyiz yoksa yola devam mı edelim?

-Hemen gitsek iyi olur.

Kalan son peynirini keserken, yemek bıçağını istemeden tabağa sürttü ve içi gıdıklanarak, “Diğer şehirlere de genişçe vakit ayırabilelim” dedi. “Hem ne var burada? Sararmış otlar, yüksek tepelerde sivri kayalıklar, üç-beş bina…” dudaklarını büzdü, “Ne gerek var. Kahvaltıdan hemen sonra koyulalım yola. Garson!” Kırklı yaşlarında bir garson hızla Musa’nın başına dikildi, “Buyurun efendim.” Musa, çayından bir yudum daha aldıktan sonra sandalyeye iyice yaslanarak kafasını geriye attı ve “Evvela bana ‘efendim’ dememelisin” dedi. “Ben senin efendin değilim çünkü. İş yapıyorsun burada, bizlere uşaklık değil. Şimdi şu tabağı masadan alırsan sevinirim. ” Garson çok içten gülümsedi. “Peki, elbette” dedi ve bir çırpıda Musa’nın masanın üzerindeki tabağı kapıp doldurmaya gitti. Musa bunu neden yaptı ki?

-Musa bunu neden yaptın ki?

-Neyi?

-Neden o şekilde konuştun onunla? Bu onun işi ve sana hitap ediş şeklini, bu işinin gerektirdiği bir ritüel gibi kabul etmen gerekmez mi?

-Gereksiz bir ritüel, söyleyeni küçük düşürücü anlamsız bir ritüel. Efendi dediğin emreder, benimse bunu yapmaya hakkım yok. Ben sadece isterim, o da yapar. Bir üstlük altlık, seviye meselesi yok burada. Hem ona emretmem, onun onurunun zedelenmesine neden olur.

-Yine emretmiş olmadın mı ama?

-Nasıl yani?

-“Bana efendim deme” diyerek. Emretmiş olmadın mı? Müşteri-çalışan ilişkisinin dışında, ona yaptığı bir şeyi yapmamasını söyleyerek emretmiş oluyorsun. Onun yerine düşünüp, onun yerine hüküm veriyorsun. “Efendim” demekten rahatsız olduğunu nereden çıkardın?

-O, “efendim” demekten rahatsız olacak kadar özgür bir ruha sahip değil.

-Şimdi de adamı mahkûm ettin. Bak şimdi özgür mü değil mi, garson!” Suratımı ekşittim, iğrenmiş bir bakış takındım. Garson heveslice, Musa’nın ona az önce verdiği güvenle masaya gelerek, “Buyurun?” dedi.

-Bu nasıl bir portakal suyu böyle? Çürük mü portakallarınız? Yoksa ağzınızın pis suyunu mu akıtıyorsunuz bunun içine, pis herifler! Böyle iğrenç bir tat olamaz. Git götür şunu hemen!

-Ama, ama efendim, şey… çok iyidir bu portakallar efendim…

-“Efendim” mi dedin sen, diyerek Musa araya girdi. Seninle “efendim” demen hususunda konuşmamış mıydık az önce? Git başımızdan hadi, git!

Adam iyice afalladı. Bir Musa’ya bir bana bakıyordu. Bir şey söyleyecek gibi oluyor, söyleyeceği şey ağzında kala kalıyordu. Birkaç kere daha konuşmayı denedikten sonra masadan uzaklaştı. Söylediklerimizin gururuna dokunduğu belliydi, ama sesini hiç çıkarmamıştı.  Musa’yla göz göze geldik. Ellerimi çenemin altında kavuşturdum:

-Gördün mü, dedim. Senin ona verdiğin hürriyeti nasıl bir çırpıda kenara atarak kabuğuna çekildi. Senin iyi niyetin bir anlam ifade etmiyor. Senin ona samimi yaklaşımın, seninle aynı seviyede olduğunu düşünmesini sağlamak yerine, kendisine lütufta bulunulduğunu düşünmesine neden oluyor. O bir mahkûm. Bu böyle devam edecek.

-Ne olacak o zaman?

-Bunu bilmiyoruz işte. Neyse haydi kalkalım da valizlerimizi alıp çıkalım yola.

Arabamıza binip otelden ayrıldığımızda, son kez o garsonu düşündüm. Biz ne düşünürsek düşünelim, o hiçbir şey olmamış gibi çalışmaya, hizmet etmeye devam edecekti. Yazgı… O burada köleliğine devam ederken biz, kanatlarına rüzgârı doldurarak rahatça uçan kuşlar gibi, yeni bir şehre doğru yola çoktan çıkmıştık bile.

Acaba hangimiz köleydi? Arzularının her emrine yerine getiren mi yoksa eve ekmek götürmek için çalışan mı?

 

 

 

Edebifikir

 

 

DİĞER YAZILAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir