Firavunlar Mesken Tutmaz Gönlümüzde

Kerim Kolat, öykülerine devam ediyor.
Bazı şeyler dibe inmedikçe görülmez.
***

Yorganı çeneme kadar çekip, ayaklarım karnımda, en ufak bir sesten dahi tedirgin olarak uyuduğum o bunaltıcı gecenin sabahında, güneşin yüzümü tırmalayan ışığıyla uyandım. Sararmış duvarlara bakılırsa, vakit pek de geç değildi. Tüm kemiklerim sızlıyor, şakaklarıma ince ağrılar batıp çıkıyordu. Ensemden giren başka bir ağrı, omuz uçlarıma doğru yoğun bir ağırlık bırakıp bir yerlerde kayboldu. Dilim-damağım keçe olmuş, dişlerimi boydan boya bir tortu kaplamıştı. Kalkıp, banyoya geçtim. Lavabonun içi her zamanki gibi kirliydi, umursamadım bu kez. Öksürdüm, yüzümü yıkadım. Saçlarımı ıslatıp düzelttikten sonra jöleledim. Kızarmış olan gözaltlarıma masaj yaptım.

Kapıyı gürültüyle çekip, evin önündeki durağa indiğimde, otobüs hareket etmek üzere bekliyordu. İçeri girdiğimde, körüklü makinenin üçte birinin bile dolu olmadığını gördüm. “İşte bu güzel” diye mırıldandım. Dur-kalkı olmayan, ter kokusundan yoksun, yüksek sesle müzik dinleyen gençlerin olmadığı güzel bir yolculuk olabilir bu diye düşündüm. Ters koltuklardan birisine iliştim. Orta kapı girişinde otuz beş yaşlarında bir kadın vardı. Boş koltuklar olmasına rağmen oturmamış, ayakta bekliyordu. İnmek için kapıya yanaşanlara ürkek bakışlar fırlatıyor, ara ara eğilip yolu seyrediyordu. Gitgide, bu kadının, çevrenin yabancısı olduğuna kanaat getirdim. Hemen önümde oturan yaşlı bir adam hasır şapkasını başına geçirmiş, ellerini göğsünde bağlamış uyukluyordu. Aracın her tıslamasında aynı ahenkte sarsılıyor, uyanıp, yeniden dalıyordu.

Dakikalar geçtikçe sıcak iyice bunaltmıştı, gömleğimden birkaç düğme güneşin ısrarına dayanamadı. Her durak önünde duran gazete tezgâhlarında manşetler kan, gözyaşı ve acıdan ibaretti. Kimyasal silahlarla katledilen çocukların soluk gözlerinin iç acıtıcı fotoğraflarının içimi yaktığı yetmezmiş gibi, insanların kaldırımlarda nemelazımcı, umarsız eğlenceleri, gülüp oynamaları beni büsbütün üzüyordu.

Bir sonraki durakta inip gideceğim yere kadar yürümeye karar verdim. Sahil boyu, denizle birbirimize bakışarak yürüdük. Kayalıklarda henüz atıldığı belli olan bira şişeleri, kuruyemiş kabukları, kesekâğıtları ve balıkçılardan kalma artıklar vardı. Dalgalarda ayrı bir hırçınlık göze çarpıyor, bir sağa bir sola yalpalayarak yosunlu duvarlara vuruyordu kendini.

Yol boyunca her iki yanımdan parfüm kokularını savuran insanlar hızla akıp geçti.  Kordon üzerinde neşe ile arkadaşlarının fotoğrafını çeken gençler pek bir umarsızdı. Yürüyerek sahile inenler dinlenebilecekleri bir gölge arayışıyla “üf, püf” çekerek ellerindeki gazeteleri yelpaze yapıyorlardı. İlerledikçe; kordon boyu su satanların, simitçilerin, pamuk şekercilerinin babaların cüzdanını, benimde kulaklarımı esir almasına kimse engel olamadı. Bu arada kalbim ağrıyor, göğsümdeki ağırlık nefes aldırmıyordu. Kendini narin bir esintiye teslim etmiş kaldırımlardan sıyrılıp, yorgun bedenimi bir çay bahçesine atabildim. Deniz kenarında, on-onbeş masalı bir yerdi burası. Masaların arasında gezinen garsonlardan biriyle göz göze geldik. Elindeki çayla dolu tepsiyi kaldırarak mütebessim bir yüzle işaret etti. Başımı aşağı yukarı sallayarak teklifine cevap verdim. Çok geçmeden tavşankanını önümde buldum. “Afiyet olsun” dedi, cevap vermedim.

Çay demliydi fakat olmuştu olan. Uykumu açar niyeti ile çayın bu sertliğine rıza gösterdim. Etrafıma bakındım, her yer insanla doluydu. Hemen yanımda beş altı kişilik bir aile vardı. Kıvırcık saçlı, davul göbekli adam bir yandan etrafına laf yetiştirirken diğer yandan elindeki dondurmayı büyük bir iştahla yiyordu. Yanındaki kadın bacak bacak üstüne atmış olduğu halde sigarasını tüttürüp boğazı izliyordu. Küçük bir erkek çocuğu masanın etrafında koşturuyor, masadaki yaşlı teyze, “aman çocuk düşecek biriniz oturtun şunu” diyerek söyleniyordu.

Gitgide masamdaki boş koltuklardan rahatsız olmaya başladım. Orada yalnız değilmişim ve birileri ile telepatik bir iletişim kurup, derin hülyalara dalmıştık birlikte. Uzakta, köşede bir bayanla bir erkek oturuyordu. Uzun saçlı, gözlüklü bayan, karşısındaki çocuk bakışlarını masaya düşürdükçe beni süzüyordu sürekli. Bu kadın için sadakat denilen kutsal değer, en az çantasındaki ruj kadar değerli olmalı diye düşündüm?

Bu denli karmaşık düşünceler içerisinde olmamın nedeni; göğsüme bastıran,  adını koyamadığım bilinmez bir histi. Korkuyordum; yapayalnız yaşadığım, duvarları çiğ sarı, kapıları çürümüş, köhne banyosu rutubet kokan, önünde her gece ayyaşların kafa çektiği, az önce kendimi dışarı atarak kurtulduğum evden. İnsanlardan, tenimi yalayıp geçen rüzgârdan, soğuktan, her şeyden ve her şeyden ve ölümden. Ölümden korkum bir Müslüman’da olması gerektiği kadardı belki de. Fakat bu kadar zulmün içerisinde, bana, “insanlık için ne yaptın” diye sorulursa ne derdim bilmiyordum. Bu yüzden, her gece geç saatlere kadar parklarda, kaldırımlarda gezip, uykum bastırınca eve varıp uykuya kendimi bırakıyordum. Bu yüzden gözümü açar açmaz kendimi insanların arasına atıyordum. Arz üzerinde “Her yanımız korku, her yanımız acıydı çünkü. Ben de, bir korkumdan diğer korkularıma kaçarak kurtuluyordum, bir diğerinden de aksine kaçarak.”

Bu düşünceler içerisindeyken, göğsümdeki baskı hissi hâlâ bir sağa bir sola yalpalayıp kendini kaybettiriyordu. Rıhtıma döndüm, kalabalıktı. Dört beş çocuklu bir aile dikkatimi çekti. Şiveli Türkçelerinden, doğulu oldukları anladım. İçlerinde otuzlu yaşlarda bir genç vardı. Şiveli, kahverengi gözlü adam -kuvvetle ihtimal- memleketinden çalışmaya gelmiş bir işçiydi. Etrafındakiler ise onu görmek için buralara kadar gelmişlerdi. Yaşlı kadın sıklıkla delikanlıya sarılıyor, kokluyor, bir daha sarılıp bir daha okşuyordu. Bir müddet sonra yaşlı kadın siyah poşetten ekmek arası bir şeyler çıkarıp çocuklara paylaştırmaya başladı. Hepsi birden iştahla yemeye koyuldular.

Düşünceler düşünceleri kovalarken yaşlı bir adam, elinde poşetler olduğu halde önümden geçti. Bu kalabalık rıhtımda kendisine bir yol açmış ilerliyordu. O denli kibar yürüyordu ki, bir denizkızı çıkagelse bu denli zarif görünmezdi gözüme. Simasındaki sadeli, çok uzaklardan gelmiş bir yolcu havası veriyordu. Bir kervana katılıp buralardan geçerken bir genç kıza âşık olup da kendini bu kopuk şehrin tepelerine yaslamış birisi gibiydi. Gri şalvarının üzerine bıraktığı beyaz gömleği vücudunu boylu boyunca sarmıştı. Yanlarından geçtiği insanlar sanki onun varlığından habersizdi. Etraftaki bütün kediler peşine takılmıştı. Çay bahçesini rıhtımdan ayıran parmaklıkların önüne çömeldi. Sarımtırak poşetin içerisinden balıkları çıkarıp, kedilerin önüne döktü. Önündeki eski taslara su ve süt doldurdu. Hayvancağızlar o kadar acıkmışlar ki, arkalarını dönüp yemeye koyuldular. Yaşlı adam sakallarını avuç içiyle sıvazlarken, denize dönüp düşünceye daldı. Ben de onunla aynı yöne doğru bakışlarımı kilitledim. Güneş, binaların ardına düştükçe, boğazın üzerindeki mavilik yukarı doğru serpiliyordu. Karşı yakadaki gökdelenler bir kibir abidesi gibiydi, mavilikle beraber zihnimde büyüyordu. Biraz sonra gökle zemin masmaviydi. Bir ressam yeni bir renk vermişti boğaza. Tuvalsiz bir ressamın hayali vardı gözlerimde; keskin bakışlı, müsterih, etrafına ilgisiz.

Bu denli bir duygu fırtınasının içinde gökdelenler ah bu gökdelenler, beynimdeki tüm serotonini emip sömürüyordu. Onlara baktıkça; dedemden işittiğim, hikâyeler geliyordu aklıma, “işte bunlar” diyordum, Firavun’un; “bana bir kule yapın, Musa’nın ilahına ulaşacağım” dediği nefsin mabetleri olabilir miydi? Yontma taşlı mağaralar misali sıra sıra dizilmişlerdi. Baykuş gözlerini andıran donuk pencereleri, bir paranoyak deliliğiyle nöbetteydi. Gökdelenler, güzelim boğazı izler, sevincimizi kıskanır, delişmen ve karnı dar, zemini kaygan.

Vakit ilerliyordu durmadan. Birazdan akşam çökecek ve ben yine acılarımla baş başa kalacağım diye düşündüm. Ümitsizdim, hem de çok. Acı olduğu, gözyaşı aktığı yeri yakardı.

Hırçın dalgalar yosunları dövmeye devam ediyor, balık kokusu burnumu yakıyordu.

Kedilerle başbaşa bıraktığım amca benimle beraber yerinden doğruldu. Gözlerimin içine baktı. Kalp atışlarımdan başka hiçbir ses işitmiyordum o an. Parmaklıklara dirseklerini yasladıktan sonra ciddileşti birden.

Baktıkça derinleşti duygularım.

Baktıkça üşüdüm, titredim.

Kalbim kamaştı, gözlerim yorgun.

Hayat konuşuyordu, insanlar suskun.

Topkapı mütevazı,

Ayasofya özlemiş,

Dolmabahçe mağrur.

“Kendini dinleme evlat” dedi usulca.

“Merak etme, Firavunlar mesken tutmaz gönlümüzde…”

DİĞER YAZILAR

1 Yorum

  • Mukerrem , 26/10/2013

    “Acı olduğu, gözyaşı aktığı yeri yakardı.”

    Tebrik ederim abi cok guzel bir yazi olmus :)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir