“Fotoğrafın Hikâyesi”

Mostar Dergisi Ocak sayısından itibaren “Fotoğrafın Hikâyesi” başlığı altında hikâye yarışması düzenlemeye başladı. Birinciliği hak eden hikâyeler edebifikir.com‘da yayımlanacaktır. Ocak 2014, 107. sayıda yer alan “Fotoğrafın Hikâyesi” ne gelen çalışmalar arasından birinciliğe değer bulunan Ömer Can Coşkun‘un “Duvarlar” adlı hikâyesi olmuştur. Kendisini kutlarız.

***

 

DUVARLAR

 

Click!

Click!

Click!

Benim gibi insanlar hayatın öylece akıp gitmesine dayanamazlar. Elimdeki makineyi ilk ne zaman kullandım hatırlamıyorum. Bilgisayarımda, makinemde, hafıza kartlarımda, hard disklerimde kaç tane hatıra, yaşanmışlık veya fanilikten arta kalan kare olduğunu bilmiyorum. Ben bu dünyaya dünyanın var olduğuna dair kanıtlar toplamak için gelmişim. İnsanların nefes alışları, yaşama sevinçleri, birbirleriyle ilişkileri benim için önemlidir. Onları fotoğraflamak, onların haberi olmadan yaşamlarından küçük anılar koparmak benim hayatım. Hatta bunlar olmadan yaşayamayacağımı düşünürüm.

Dünya bir akvaryumdur. İnsan bu dünyaya gönderilirken belli yaşam formları ve kendi cinslerinin farklılıklarıyla mücadele etme çabası içine girer. Bunu yaparken de ister istemez kendilerini, psikolojilerini, nefes alışlarını korumak için yaşam alanlarını belirler ve o yaşam alanlarından dışarı çıkmazlar. Yani akvaryumun içinde bir akvaryum kurarlar. Duvarlar içine bir duvar daha… Çoğu zaman bu duvarların ne kadar sağlam olduğunu düşünerek övünür ve oradan hiçbir gücün bizi çıkaramayacağını düşünürüz.

Ben etrafına duvar örme zahmetine girmemiş bir adamın varlığına şahit oldum. Üzerindeki kirli elbiseleri, birbirine karışmış saçı ve sakalıyla bankta oturuyordu. Onun hiçbir yanına duvar örmesine gerek kalmamış, tüm insanlık, etrafına bir duvar örmüştü. Gören herkes gözlerini kaçırarak, burunlarını tıkayarak, çocuklarını ondan uzak yana alıp saklayarak yanından geçiyor, bir daha görmemek için başlarını çeviriyor ve tiksintiyle, korkuyla onun etrafına tuğla örüyorlardı. Duvar bittiğinde bankta oturan adam dünyada herkesin milyonlar harcasa da ulaşamayacağı teknolojiyi icat etmiş oluyordu: Görünmezlik…

Oturduğu bankta, gözlerini kaçıran insanlara inat, onların gözlerinin içine bakıyor, hafiften gülümsüyordu. Dalga geçer bir hâli vardı ya da insanların bu durumu ona komik görünüyordu. İnsanlar kendilerine benzemeyen varlıkları -insan bile olsa- nasıl da ötekileştiriyordu. Bunları düşünürken onca gürültü arasında tüm sesleri bastıracak iki ses duyuldu. Birinci ses dünyanın sesini, ikinci ses birinci sesi bastırdı. İkisi de çığlıktı, inceydi, güçlüydü. Caddede kaza olmuş, bir çocuk kanlar içinde yerde yatıyordu. Kaza o kadar ani oldu ki neredeyse kimse nasıl olduğunu görmedi. Ama aynı insanlar kazanın olma süresinden daha kısa bir zamanda kanlar içindeki çocuğun etrafına toplanmıştı. Fakat ortada çocuğa yardım edecek kimse yoktu. Etrafıma bakındım ve herkesin aslında benimle aynı meslekten olduğunu gördüm. Tüm kalabalık ceplerindeki birkaç piksellik telefonlarıyla çocuğun içler acısı hâlini çekmeye çalışıyordu. Ben “Aranızda doktor yok mu?” dedikçe tüm fotoğrafçı arkadaşlarım ellerindeki kameralarını sarsmadan etrafa bakınıyor, içlerinden biraz daha vicdanlı olanları arada bir de olsa benim gibi “Yardım edecek yok mu?” diye bağırıyorlardı. Çocuk ölüyor, herkes bu anı ölümsüzleştiriyordu.

Bir müddet sonra, bankta oturan, kimsenin insandan saymadığı adam geldi. Çocuğun başından tuttu. Başını çocuğa yaklaştırdı. Göğsünü dinledi. Ellerini, muayene eder gibi çocuğun vücudunda gezdirdi. Bir hamlede kaldırıp yakındaki bir taksiye doğru koşmaya başladı. Taksinin arka koltuğuna çocuğu yatırdı. Taksici “Ne oluyor?” diyemeden:

– “Çabuk hastaneye, ölüyor!” dedi.

Sesi uzun müddettir konuşmuyormuş gibi hırıltılı ve kısık çıkmıştı. Arka koltuğa bakan adam alelacele aracı çalıştırdı. Hızla gözden kayboldu. Adam aracın arkasından uzun uzun baktı. Ağır adımlarla, ayağındaki terliklerden sesler çıkararak banka döndü. Terliklerini çıkardı. Banka uzandı. Gün boyu koşmuş ve yorulmuş gibi ayaklarını, kollarını ve başını rahat edeceği şekilde betondan olma yastığına koydu. Uykuya daldı.

Etraftaki insanlar son ana kadar olayı fotoğraflamayı, videoya çekmeyi sürdürdüler. Ne düşünüyorlardı? Bilmiyorum. Herkes olayın etkisinden hemen çıkmıştı. Sanki hiçbir şey olmamış gibi herkes hayatına devam edecekti. Hatta bankta uyuyakalan adamın yanından geçerken hâlâ başlarını çeviriyor, burunlarını tıkıyor, çocuklarını saklıyorlardı. Elimdeki makineyle kalakaldım. Haberlerde mi görecektik bu adamı? “‘Evsiz bir adam çocuğu kurtardı” diye mi haber yapacaklardı? Peki, bu haberi seyredenler etraftaki evi olan insanların ne yaptığını hiç mi sormayacaktı? Evsiz ve belki de kimsesiz bu adam bir vakitler doktor muydu? Tek bildiğim, o tüm insanların içindeki gerçek insandı. Hem de bizden çok daha fazla insan…

Etrafta fotoğraf karesine sığdıracak bir şey bulamadım. Çektiklerimin ne kadar yalan olduğunu ve biz insanların aslında ne kadar da iyi, dürüst taklidi yapabildiğimizi gördüm. Aslında bankta yatan adamın bizden daha farklı gördüğünü, düşündüğünü fark ettim. Elimdeki fotoğraf makinesini bankın yanına bıraktım. Ağır adımlarla evime döndüm.

Ömer Can Coşkun

DİĞER YAZILAR

1 Yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir