Gökten Ecdâd İnse Yeter

IV. Bölüm

Anzak Mektubu

Bir gece önceki saldırı artık durmuştu. Türk direnişi sonunda alınan yenilginin düşman için bir telafisi olmalıydı. Birliklerin Suvla Koyu açıklarında sıkışıp kalması İngiliz Savaş Senatosu’ndaki komuta kademesinin sabrını zorlarken, askerler arasında da bir panik ve şaşkınlık baş göstermeye başlamıştı. Kısa zamanda büyük kazanımların alışkını olan bu soğuk yüzlü millet, belki de tarihinde ilk kez bu kadar aciz kalıyordu. İngiliz askeri Onbaşı Albert William Kitchener da bu zihinsel hengâmeyi yaşayanlardan birisiydi. Sarışın, beyaz tenli ve yeşil gözlü, kısa boylu tıknaz bir gençti Kitchener. Suvla Koyu’nu çevreleyen tepelere kazılmış siperinde kucağındaki kâğıda bir şeyler iliştiriyordu. Londra’daki annesine göndermek üzere yazacağı satırlar belki de hayatının en büyük itiraflarıyla dolu olacaktı;

Sevgili anneciğim,

Bu mektubu sana Türklerin Gelibolu adını verdikleri bir yarımadanın çok yakınından yazıyorum. Sağlığım ve ruh halim gayet iyi, beni merak etme. Birazdan okuyacakların seni çok üzecek biliyorum. Bu sebeple belki de günlerce uykusuz kalacak, zamansız vakitlerde uyanıp benim için endişe duyacaksın. Beni affet ama bunları seninle paylaşmalıyım Sevgili Rosemary. İçimdeki bu irinden kurtulmalıyım. Rosemary seni seviyorum. Sana böyle seslenmeyi o kadar özledim ki… Burası, denizin bitimiyle uzayan geniş bir ovanın ardından sivriliveren irili ufaklı tepelerle örülmüş muhteşem bir yer. O çok sevdiğim denizin özlemini hiç çekmiyorum desem yeridir. Yosunlu, burnu yakan o deniz kokusu bulunduğum yere kadar ulaşıyor. Onu ciğerlerime çekerken kendimi, senin yanındaymışım ve mutfakta benim için hazırladığın kurabiyeleri tadıyormuşum gibi hissediyorum. Gözümüzün önünde uzayıp giden uçsuz bucaksız masmavideniz ve kurumaya yüz tutmuş otlara şarkılar söyleten rüzgâr bana yaşama sevinci veriyor. Gemide tamı tamına üç bin yedi yüz yetmiş asker vardı. Limandan uğurlandığımız sırada yolculuğun Fransa’ya olduğunu zannediyorduk. Yanılmışız. Şimdi Çanakkale’deyiz. Beni burada işaretçi ve koşucu yaptılar. Şuan arkadaşlarımla beraber, körfezin omuzlarına dağılmış kayaların arasında kendimize bir siper kazmış öylece bekliyoruz. İlk çıkarma ve ardından gelen taarruzumuzun üzerinden saatler geçti. Pek fazla ilerledik diyemeyiz. Çarpışmaların ardından az önce bahsettiğim tepelerde ancak tutunabildik. Yaklaşık iki bin arkadaşımızın öldüğünü söylüyorlar.

Parlak gözlerini kayalıklarda gezdirirken derin bir nefes alarak devam etti genç asker;

Binlerce taze hayatın topraklarından binlerce kilometre ötede bir mermiye boyun eğerek son bulmasını hiçbir mantık kuralına sığdıramıyorum anne. Ne kadar da acımasız değil mi? Yakında yeni bir saldırı daha yapılacağı söylentisi kulaktan kulağa dolaşıyor. Fakat hiç kimse, hangi amaç için burada olduğumuzu bize izah edemiyor. Subaylarımız bizlerden daha umutsuz ve tedirgin. Birbirimizle ve dahi üstlerimizle ancak elzem durumlarda konuşuyoruz. Çünkü herkes, yapması gerekenin konuşmak değil; ölmemek, hayatta kalmaya çalışmak olduğunu pekâlâ biliyor. Şuan karşımda süzülen ve görmeni deli gibi arzuladığım göz alıcı manzaranın kucağına atladığımızda, önümüzde alevler saçan bir cehennem vardı ve biz şuursuzca bu dipsiz çukura doğru uçuyorduk. Ateş yağmuruna benzer bir mermi sağanağı yaklaşıyor, bir süre sonra sihirli nefesler olup insafsızca üzerimize üşüşüyordu. Şarapnel parçaları önüne gelen her şeyi paramparça edip biçiyordu. Vurulan arkadaşlarım biçilmiş otlar gibi toz toprak içinde savruluyordu. Bir asker; uzun boylu siyah tenli bir asker, tam da önümdeyken vuruldu, yere düştü. Kurumuş dudaklarıyla mırıldanıyor, inliyordu. Ne dediğini bir türlü anlayamadım. Ölmek üzere olduğuna kanaat getirdikten sonra tüm ümidimi yitirdim. Bu ânı yaşamak istemezdin, eminim. Yarası korkunç bir durumdaydı. Ciğerlerini yerinden koparıp çıkarmak istercesine solurken çamura bulanmış gömleğini elleri ile parçalıyordu. Boğazına takılan bir şey soluk alıp verişine engel oluyor, bu çaresiz haline, baş ve işaret parmağıyla gırtlağını sıkarak cevap veriyordu. Onu orada bırakmak zorunda olduğumu anlamam uzun sürmedi. Buradan canlı çıkabileceğimize inanmıyordum çünkü. Yüzlerce asker kayalıklara ulaşamadan ya öldü ya da ağır şekilde yaralandı. Güvenli bir yer bulmalıydım. Başımı önüme eğip tüm gücümle koşarak şimdi sana bu mektubu yazdığım yere ulaşabildim. O gün çatışma sabaha kadar sürdü. Pek fazla ilerleyemesek de tepelerde tutunmayı başarabildik.

Bu sırada genç asker başını önündeki kâğıttan alıp kaldırdı. Baygın gözlerini kısıp karşısındaki müthiş silueti bir kez daha süzdü. Sigarasından bir yudum daha alıp dumanını boşluğa üfledi…

667

Sevgili anneciğim,

Kısa ve kalın parmaklı ellerini tutup onları defalarca öpüp koklamayı ne kadar istiyorum bilemezsin. Karşımdaki manzara sana olan özlemimi bir kat daha artırıyor. Burası denizle, kumun koyun koyuna hayaller kurduğu bir cennet olabilir mi bilmem ama dünyadaki en ihtişamlı yer olabilir pekâlâ. Gözümün görebildiği her yer ve her şey o kadar uyum içinde ve güzel ki, bunu sana anlatabilmem güç. İnsan burada savaşmayı değil, ölmeyi düşleyebilir yalnızca. Beni yolcu ederken söylediklerini düşündüğümde benden şuan bunları işitiyor olmanın seni ne denli şaşırttığını görür gibiyim. Günlerdir buradayız. Üşüyoruz. Karşımızda ölümü ilahi bir hediye olarak gören ve bu armağanı kapabilmek için çılgınca üzerimize koşan insanlardan kurulu bir ordu var. Sen söyle ne olursun, bize vaat edilen zafere ulaşabilmek için ne kadar şansımız olabilir ki? Cesaretlerini bize karşı gösterdikleri mukavemetten anlamak güç değil. Biliyor musun; dört gün önceki taarruzda ne oldu anlatayım. Mevziler arasında karşılıklı çatışmalar sürerken, bir arkadaşım nedensiz yere yerinden ayrılıp ateş hattına girdi. Şoka girmiş olmalıydı. Birkaç metre ilerleyebilmişti ki, sırtındaki gömleğin onlarca küçük parçaya ayrıldığını gördük. Şimdi yerde hareketsiz yatıyordu. Acı çektiği sürekli yere vurduğu bacağından anlaşılıyordu. Ara ara keskin iniltiler salıyordu. Ona yardım etmeliydik, ama nasıl? Yanına gitmek istediğimizde alnımızın ortasına saplanan bir mermiyle beynimizin dağılması işten bile değildi. Bu sırada Türk siperlerinden çıkan bir asker hızla bulunduğumuz yere doğru koşmaya başladı. İri, hantal vücudunu çekmekte zorlanıyordu. Yerde yatan askere doğru yöneldi. Elinde kasatura olduğunu düşündüğüm bir şey vardı. Çoğumuz, ne yapmaya çalıştığına anlam veremediğimiz bu adamın geldiği yöne ateş ederek onu geri dönmeye zorladık. Fakat oralı bile değildi. Yaralı askerin yanına geldiğinde çömeldi. Kasaturasını beline soktu. Kendini kaybetmek üzere olan askeri kucakladıktan sonra küçük ve zorlanan adımlarla bize doğru yürümeye başladı. Her birimiz hayretle ellerimiz tetikte ona bakıyorduk. Kısa mesafeyi daha kısa bir sürede kat etti. Durum karşısında nasıl bir tepki vereceğini kestiremeyen bizler ise geri çekildik. Yaralı arkadaşımızı bize doğru, siperin içine bırakmaya çalıştı. Ben ve yanımdaki bir onbaşı ona yardım ettik. Kucağındaki kan yumağını alarak yere yatırdık ve ilk müdahalesini oracıkta yaptık. Boynundan yaralanmıştı ve çok kan kaybediyordu. Yumruk büyüklüğünde açılmış olan yarasına atkımı basarak tampon yaptım. Birkaç saniye içinde hırıltıları epey derinleşmişti. Göz akları solmuş, üzerine puslu bir perde inmişti sanki. Onu orada bırakıp cesaretiyle bizi kendisine hayran bırakan askere bir kez daha bakmak istedim. Başımı usulca dışarı çıkardım. Tam önümde, boylu boyunca uzanmış yatıyordu. Yüreğimde tarifsiz bir acı hissettim. Sürünerek yanına gittim. Amacım ona yardım etmekti. Şah damarına dokundum ama hiçbir hayat emaresi bulamadım. Bu genç, sizler tarafından anlatılan; insan yiyerek yaşayan vahşilerden kesinlikle olamazdı anne. Omuzlarından tutup yüzünü döndürdüm. Ağzından fışkıran kanla buluşan toprak, tenini çamura bulamıştı. İlginçtir, dudaklarında öylesine masum bir tebessüm belirmişti ki bir ara onun yeniden nefes aldığını düşünerek çılgınca sevindim. Maalesef çoktan ölmüştü. Boynunda asılı duran kalın bir ip dikkatimi çekti. Baktığımda ucunda küçük bir kese sallanıyordu. Bunu alarak yeniden sürünmeye başladım ve sipere döndüm. Keçeden yapılmış kesenin içinde bir saldırı planı yahut harita olabileceğini düşündüm. Ne de olsa savaştaydık ve hayatta kalmamız gerektiğini unutmuyorduk. Açtığımda küçük yeşil kaplı bir kitapla karşılaştım. Elime alıp sayfalarını karıştırdım. Arapça bir şeyler yazılıydı. Bunun ne olduğunu Senegalli bir askere sorduğumda bunun Müslümanların kutsal kitabı olduğunu söyledi. Onu şimdi cebimde saklıyorum.

Sevgili Rose,

Hava tenimizi çatlatacak kadar soğuk. Bu yüzden daha fazla yazamayacağım. Hem seni yeteri kadar üzdüğümün de farkındayım. Beni tekrar affet. Yalnız şunu da belirtmeliyim ki; ben savaştığımız bu fedakâr insanların vahşi, barbar bir kalabalıktan ibaret olduklarına inanmıyorum. Gözlerimin görebildiği şu yalçın kayalıkların arasında kutsal bir gerekçeyle, mahiyetini çözemediğim ulvî bir davaya kenetlenmiş güvercinler var. Onların tek amacı topraklarını korumaktan başka bir şey değil anne. Yaptıkları, binlerce kilometre uzaktan gelip topraklarını istila etmeye çalışan bizlere karşı bir onur mücadelesi vermekten başka bir şey değil. Okuduklarına, gün geçtikçe daha kuvvetle inanıyorum. Senin de inanmanı isterim. Son olarak beni merak etmemeni dilerim. Biliyorum ki bizler burada kavrularak ölsek dahi, Türk askeri bizi sonsuza kadar yaşatacak kadar misafirperver. Ölmekten korkmuyorlar. Hatta fevkalade şakacılar. Bir keresinde arkadaşım Jonny’le, bir Türk’e ateş edip onu vuramadığımızda, tüfekle “ıskaladınız” işareti yaptı bize. Nefret yok, saygı var. Sevgili Rose, şuana kadar yaşadıklarımın hepsi büyük bir trajediden ibaret. Savaş da zaten bu değil mi? Tüm harekâtın, dünyayı, iki taraftan da binlerce genç insandan mahrum bıraktığına Albert William Kitchener olarak şahidim. Cesur, dürüst bir düşman ve içten bir dost olmayı başarabilen bu insanların anısı bende hep yaşayacak. Emanetlerine gözüm gibi bakacağım. Söz konusu kitap işte şimdi küçük ve yosunlu bir kayanın üzerinde duruyor. O tesadüfen elime geçmiş bir kitaptan çok daha öte bir şey olmalı. Yanına dönmeden önce, onu gerçek sahiplerine ulaştırmak istiyorum.

Evet, burada olmamız bir hata.

Oğlun Albert

7 Ağustos 1915

Kerim Kolat

DİĞER YAZILAR

1 Yorum

  • Ahmed , 12/03/2015

    Hepsinden Allah razı olsun. Allah rızası için vatanlarını korudular.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir