Haliyle… Her Şey… Zamanla…

Gidiyorum ya, her şey değişecek, kimse aynı kalmayacak demiştin. Başın öndeydi. Ellerini seyrediyordun bunları söylerken. Kolundaki saat: 14.27 belki de 26. Hafif bir yağmur vardı havada. İkimiz de biliyorduk uzaktan görünen bulutların şehri sırılsıklam edeceğini. Biz ıslanır mıydık, pek mümkün değildi. Ne diyeceğimi bilememiş, hiçbir şey değişmeyecek burası yıllardır aynı, niye şimdi değişsin ki, demiştim. İçini rahatlatmaya çalışıyordum. Başını hiç kaldırmadan iki yana sallamıştın, ben de çocukça bir iddianın içinde bulmuştum kendimi: Sana yıllar sonra hiçbir şeyin değişmediğini anlattığım bir mektup yazacağım, göreceksin.

Çok sene geçti aradan farkındayım. Bu mektubu yazmak için çok bekledim. Çünkü sen gittiğin gün değişmeye başladı her şey. Herkes seni bekliyormuş gibi. Hadi, gitti artık, değiştirin dekoru, dediler. Bir süre bekledim, değişen, dönüşen yine aynı yerini bulur belki diye. Dönüyor dünya, döne döne vardığı nokta, yine aynı. Öyle olmadı. İşten eve giderken kullandığım kaldırımların yerine yenisi geldi. Seçim olmuş, belediye yenilenmeye kaldırımlardan başlamış. PTT’ye ait olduğunu renginden ve üzerinde “PTT, RESMİ HİZMETE MAHSUSTUR.” yazısından anladığımız ön iki tekerinden birini bizim indirdiğimiz, kapısı hiç kilitli olmayan; torpidosunda unutulmuş, bir camı çatlak güneş gözlüğünü takıp gülüştüğümüz, güneş gözlüğü gibi kendisi de unutulmuş külüstür kamyonu çektiler. Nereye gittiğini bilmiyorum. Yarı şaka yarı ciddi bunu biz satın alacağız, tamir ettireceğiz derdik ya. Nasip olmadı. Kamyonun kaldırıldığı yerde taptaze, hiç kullanılmamış bir toprak kaldı bir süre. Sonra asfalt döktüler her yana. Toprak da tazeliği ile gömüldü, gitti.

Tren rayları yıpranmış. Kaçıracağım diye her iş çıkışı koşarak gittiğim, yol boyu nefesimi toparlayamadığım, aldığım bileti her seferinde çantamda bir yerlerde kaybettiğim -her seferinde okuduğum kitapların birinin arasında bulurdum.- görevlinin dakikalarca beni beklemek zorunda kaldığı, oturacak yer bulamayıp bir vagonun kenarına bağdaş kurduğum trenler… Bizi yıprattığı gibi üzerinde gittiği rayları da yıpratmış. Zaten hep en yakınımızdakini yıpratıyoruz, işimiz bu. Uzun bir süre ara verdiler seferlere. Bu kadar insan nasıl gidecek şimdi evden işe, işten eve diye konuşuldu, isyan edildi. Sonra unutuldu. Bu kadar insan işten eve, evden işe gidecek milyon tane yol buldu. Milyon tane yol, milyon tane yeni alışkanlık bıraktı insanlarda. Raylar yenilendi. Seferler açıldı. Kullanılmadı pek. Seferleri de azalttılar bu yüzden. Bazen şehre yaklaşırken karşılaşıyorum trenle, eski tadı yok. Atlayıp gitmek bile gelmiyor içimden.

Her halime şükür, diyen bir amca vardı, hatırlar mısın? Dişlerinin çoğu yoktu. Yemek yemekte çok zorlanıyordu hani. Sevdiği yemekleri yiyemediğini anlatırdı da bir lokantaya gireceğimiz zaman karşılaşırsak utanır, selamlaşır, nereye diye sorarsa, dolaşıyoruz boş boş, diyebilirdik sadece. O yanımızdan ayrıldıktan sonra bile lokantaya girmek içimizden gelmezdi. Takma dişler yaptırdı kendine. Bir heyecanlıydı görmelisin. Poşet poşet öteberi ile eve girip hanımına akşama istediği yemekleri söylemiş. Eve geldiğinde ilk kaşığı ağzına götürene kadar anlamamış takma dişlerini kaybettiğini. Yana yakıla, sabahtan akşama kadar gittiği tüm yerlerde takma dişlerini aramış. Hiçbir yerde bulamayınca, çaresiz eve dönmüş. Sabaha kadar uyku tutmamış tabii. Beşer haliyle ne yaptıysa olmayınca, camiye gideyim bir dua edeyim, demiş. Her zaman gittiği caminin şadırvanına oturmuş, elini sabunluğa atmış, takma dişleri avucunda. Bir önceki gün kıldığı vakit namazından beri duruyormuş bıraktığı yerde. Biz hep yanlış yerlerde… Alışkanlık işte. Eski alışkanlıktan yeni alışkanlığına geçene kadar birkaç defa daha kaybetti takma dişlerini. Her seferinde buldu. Şimdi düşünüyorum da bir alışkanlıktan diğerine savrulurken ben de kaybettim bazı şeyleri. Dişlerini bulan amca kadar şanslı değildim sadece.

Boyacı Mahir para için çalışmayı bıraktı. Bunca yıldır bu dünyaya çalışıyorum ne uzadım ne kısaldım, bundan sonra hayır işi yapacağım, kimin evi boyanacaksa ben boyayacağım, diyerek mahallede ne kadar yıpranmış, boyası dökülmüş duvar varsa hepsini boyadı. Bir de vasiyet etti ki, nasıl yapacağız bilmiyorum. Hayır işleri yaparken giydiği tulumunu hiç yıkamadı Mahir. Lacivert tulum şu anda üzerinde birçok renk damlası barındırıyor. Ölünce beni bu tulumla gömün, yaptığım hayırlar için şahidim olur bu renkler, dedi. Herkes, olmaz öyle şey, nasıl olacak diye düşünürken, yanına gidip, kabrin nur olsun Mahir abi, dedim. Âmin, dedi. Renklerin görünebilmesi için ışık şart. Yoksa her renk siyah, her yer karanlık. Böyle sözleri ben bilmezdim, senden de bir parça kalmış içimizde, birden dökülüveriyor ağzımdan. Herkes birbirine renk, birbirine boya… Senden de bir damla sanırım ben de kaldı. Kabrim nur olursa benim de, görünür müsün bir parça?

Meryem teyzenin evinin sağı solu dükkân oldu. Hal hatır soranı kalmadı. Yanına gittiğimiz zamanlarda, nasılsın, diye sorardık, eski halimden iyiceyim, derdi. Çok yaşadık, çok yorulduk, ağlayacak vaktimiz olmadı, bu saatten sonra neye ağlayalım, derdi. Şimdi gözünün altında bir damla yaş tutsak bekliyor. Onun gözyaşından gördüğüm dünyanın sağı solu şaşmış. Korkuyorum. Bir gün düşerse toprağa gözyaşı, bu sağı solu şaşmış dünya, alt üst olur mu?

Ben bu gözyaşının karşısında oturuyorum uzun süredir. Gözyaşı özgürlüğünü ilan ederse tutabilecek gücüm var mı bilmiyorum. Hâlâ aynı müzikleri dinliyorum. Gülüyorum ama bu gülmeleri çabuk tüketiyorum. Önüme bir gitar düşerse başladığım ilk parçanın nakaratına varmadan sıkılıyorum. İşaret parmağım titriyor bir süredir. Şekeri azalttım, çayıma karanfil atıyorum. Geceleri erken yatıyorum. Sabaha kadar oturup bir şeyler okuyacak kadar güçlü değilim. Namazda hangi rekâtta olduğumu şaşırıyorum. Aklım muğlak, gönlüm yorgun. Hâlâ genç gösteriyorum, ama uzaktan. Çünkü eskiden hiç yaşlanmayacak mısın, denilen benim bile seyrek sakallarımın arasında birkaç beyaz var artık. Saçımda da olduğunu söyleyenler var, o kadar göremiyorum. Ama alışkanlık işte, aynaya bakıyorum, şık giyiniyorum. Kolumdaki bilekliklerin sayısı arttı.  Kibar konuşamıyorum bazen. Bazen de konuşmak istemiyorum. Yürümek istiyorum, rayların üzerinden. Ama payımıza beklemek düştü. Dedem vefat etti. Köstekli saatini ben taşıyorum. Saat 23.43, belki de 44. Zaman hâlâ aynı akıyor. Ben bana kalanlarla yaşıyorum. Sözün kısası: Değiştik, haliyle. Tutamadım aynılığı. İddia ettiğim gibi olmadı.

Sen nasılsın? Eminim iyisindir. Hep iyiydin. Benim de iyi olmam lâzım. Çünkü çok kısa oldu bu dünyada görüşmelerimiz. Ahirde de anlatacaklarım var sana.

Ömer Can Coşkun

DİĞER YAZILAR

4 Yorum

  • Biryolcu , 21/06/2022

    “Ben bana kalanlarla yaşıyorum”
    çok güzel 🌹

  • Çok lazım değil , 21/06/2022

    Birkaç satır müthiş iç çektiriyor
    Veee
    Ben neden bazı satırları üzerime alındım ?

  • kablolar arası bağ , 20/06/2022

    Ömer Can Coşkun’un hikaye yazmıyor aslında. gerçeği insana sunuyor. oysa hikaye hayatın estetize edilmiş hali degil mıdır?

  • T. Tarık , 20/06/2022

    Güzel..

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir