Hamiyet Efekt

Fransız Balkon

Hamiyet teyze kentsel dönüşümden sonra oturmaya başladıkları evlerinin balkonuna ilk başlarda bir türlü alışamadı. Ona göre binanın duvarının bir bölümü yoktu. Evde dışarı açılan kapının haricinde biri salonda diğeri oturma odasında olmak üzere iki kapı daha varmış gibi geliyordu. Önüne yarım metre parmaklık çekilmiş “Fransız balkon” denilen garabete Fransız kaldı. “İnsan uykusunda yürüse çakılır kalır hafazanallah”, diyordu. Her gece tembihledi kızını, yatmadan evvel “kapıları kilitlediğine emin ol”, diye. Kızı gülüyordu bu sözüne. Anne Fransız balkon onun adı, diyordu. Anlamam ben Fransız’ından Alman’ından, diye çıkışıyordu kızına.

Balkonların önüne astıkları perdeler de kısa gelince iyice sinirlendi Hamiyet teyze. “Sokaktan geçenler evin her yanını görür, birinci kattayız, mahrem mi kalır bu perdelerle, tövbe estağfurullah tövbee”, diye söylendi bir süre. Sonra perde siparişleri verildi. Yerlere kadar uzanan perdeler gelince rahatladı. Neden sonra evine alışınca “anlamam” dediği balkonun müdavimi oldu. Bir Fransız’ın, duvarına yaslanarak üzerinde Paris moda haftasının yeni kreasyonundan örneklerle manzara seyrettiği balkonu, üzerinde çiçekli şalvarı, örme yeleği, yemenisi ile Türkleştiriyordu. Başka bir açıdan bu bir intikam alma şekliydi, çünkü apartman her ne kadar batı mimarisine göre dizayn edilmiş olsa da üst tarafa çakılmış iki çiviye bağlanan ipin üzerinde patlıcan ve biber kurutuluyor, apartmanın bahçe denilmeyecek kadar küçük ama hiç yoktan insanın gözüne yeşil görünen bahçesinde salça olmaya yüz tutmuş domateslerin tepsileri duruyordu.

Kapıları sonuna kadar açıyor, altına bir minder alıyor, balkonun bir duvarına sırtını dayıyor, diğer yana ayaklarını uzatıyor, bazen çay, bazen çekirdekle televizyon seyreder gibi sokaktan geçenleri seyrediyordu. Havaların soğuğa meyletmediği zamanlarda hep balkondaydı. Kızı her sabah erken saatlerde işe gittiğinden annesine eşlik edemiyordu geceleri. “Yaşlandıkça uykular da kuş uykusuna dönüyor”, dediği uykuların müdavimi olan Hamiyet teyze yarım saatlik kestirmelerin ardından geceye yarenlik ediyordu.

Saat gece yarısını geçtiğinde sıcak havaların öğle vaktinde insana azap veren etkisinden eser kalmıyordu. Hatta bazı geceler hafiften serin, tatlı bir rüzgâr eserdi sokağın bir ucundan diğer ucuna. Hamiyet teyze bu rüzgâra bayılırdı. Habersiz, sebepsiz, sürpriz yapar gibi hayatına giren rüzgâr mutlu ederdi onu. Apartmanın bahçesinde gurbete düşmüş ağacın yapraklarına dokunurdu rüzgâr. Sonra yavaş yavaş Hamiyet teyzeye ulaşır, çayının dumanını bardağından çalar giderdi. Belli bir saatten sonra sokağın, apartmanların tek bekçisi halini alıyordu Hamiyet teyze. Uyku onu tutmayınca o da balkonda sokağın nöbetini tutuyordu. Karşı apartmanların ışıklarının sönüşüne bakardı. Sokağın karanlığında insanlar yavaş yavaş gölgeler halini alıyordu. Çoğu zaman kendi kendine konuşan ve bu konuşmasını sokağın ıssızlığında biraz daha yüksek perdeden yapan insanların kendileri ile hesaplaşmalarını duyardı. Tebessüm ederdi böylelerine. Sonra sessizce, gözleri bir noktaya takılı kalan durmakla yürümek arasında sıkışmış insanlar… Sadece oradan geçiyor olanlar da dâhil hepsinin tek ortak noktası vardı. Balkonunda, gecenin karanlığına sığınarak oturan Hamiyet teyze onların hayatlarına yanıp sönen bir yıldız gibi dâhil oluyordu. Yoldan geçenlerin ise kendi ayak seslerinden başka duydukları, görmek istedikleri haricinde gördükleri bir şey yoktu.

Uzun müddet sokaktan geçen olmayınca seyri bırakmayı düşündü. Balkonun demirlerine tutunarak uyuşmuş bacaklarının üzerinde doğrulmaya çalıştı. Sağ bacağı fazla uyuştuğundan bir süre yürümeden bekledi. O sırada nereden geldiğini tam kestiremediği bazı sesler duydu. İlk önce merakından, sonra biraz da tedirginliğinden etrafa bakındı. Apartmanın sağ tarafına bitişik, kentsel dönüşümden nasibini alamamış metruk bir ev vardı. Kimilerine göre çok eski zamanlardan kalma kerpiç bir evdi burası. Kimine göre sahibi, “tapulu malım, satmam da satmam”, diyen inatçının tekiydi. Üzerinde bir sürü rivayet dönen evin yakınlarından gelen seslere biraz daha kulak kabarttı. Çok net duyamayınca sesin geldiği yöne doğru bakmaya çalıştı ama ev oturduğu bina ile aynı hizada olduğu için tam olarak ne olduğunu göremedi. Bir kez daha kızdı müteahhite. Balkona çıkıp bakmak diye bir şey yoktu bu apartmanda. Mecburen balkonun demirlerine tutunarak eğildi Hamiyet teyze. Görebileceği ana kadar eğildi. Metruk evin duvarının önünde iki gölge gördü. Sonra yüzünde bir serinlik hissetti.

 

Cesur

Ne cesuru Allah aşkına! Düpedüz korkağın tekiyim ben. İnsan, oğluna Cesur ismini koyarken ne düşünür? Bir babanın oğluna yapabileceği uzun vadeli en güzel şaka. Ama gülmedim ben. Hatta bazen ismimi söylerken utanıyorum. Soramıyorsun da işin kötüsü. Baba, bu ismi nasıl koydun, diye. Belli ki çok gururlanmış ilk çocuk, bir de erkek. Kulağıma okunan ezandan sonra nasıl da heyecanla söylemiştir ismimi:

Cesur… Cesur… Cesur…

İlk ne zaman hayal kırıklığına uğramıştır acaba? Gölgemden korkup ağlamaya başladığımda mı? Dayım anlatıyor, her geldiğinde, her seferinde aynı tonlama ve kahkahalarla. Gülmüyorum anlasanıza, diyemiyorum. Bir de her sözün arasında nasıl atabiliyorsun o kahkahayı:

“Yürümeyi öğrenmişsin, HAHAHAHAHAHA, seni sokağa çıkardık ilk defa, HAHAHAHAHAHA, bir-iki adım attın paytak paytak, HAHAHAHAHAHA, arkanı döndün gölgene baktın, HAHAHAHAHA, bir kaçışın var, HAHAHAHAHA, görmen lâzım.”

Gördüm zaten. Gördüğüm için kaçtım. Evet, HAHA!

Belki de bir gece yarısı koşa koşa odalarına geldiğimde, yüzüne bakıp, “uyandığımda odamda yılanlar vardı baba”, diye ağladığımda yaşamıştır hayal kırıklığını. Cesur kelimesi ters tepti, tesir etmedi çocuğa diye düşünmüştür. Ya da çocukluğuma vermiştir. Bir süre sonra düzelir nasılsa diye kendi kendini teselli etmiştir.

Düzelmedim.

Hatta düzelecek gibi de durmuyordum. İlkokulda öğretmenlerimin sesi azıcık yükselse elim ayağıma dolaşırdı çünkü. Ortaokulda her şeyi kavga dövüşle halleden serseri tipleri gördüğümde ne olur ne olmaz, diyerek yolumu değiştirirdim. Lisede, falanca sınıfla kavga var beyler eksiksiz herkes çıkışta okulun arkasında olacak, diye bir duyuru yapıldığında ben ön bahçeden hızlı adımlarla evimin yolunu tutardım. Üniversite sınavlarına hazırlanırken kazanamam diye çok korkmuştum. Kazanamadım. Yenemediğim korkularıma alıştım. Hayat içinde bu illet duygunun bana koyduğu sınırlar dışına çıkmamaya karar verdim. Ailem de bir süre sonra bu duruma alıştı, üzerime gelmez oldular. Ama şimdilerde ailemin aklında bir soru dolanıp durur. Tahminimce bir hayret duygusu içerisindedirler ve benden açıklama bekliyorlardır. Çünkü karanlıktan korkan biri olarak gece dışarı çıkmak gibi bir huyu olmayan ben, yemekten sonra türlü bahanelerle dışarı çıkıyorum. Issız sokaklardan geçiyor, yarım saat sonra bir sokakta, sokaktaki bir apartmanın penceresi önünde metruk bir evin yıkılmaya yüz tutmuş duvarının dibine diz çökmüş bekliyorum. Arada bir garip sesler duymuyor değilim. Hatta bu sesleri uyduruyor dahi olabilirim. Başka bir âlemin içinde gibi hissediyorum kendimi burada. Odanın ışığı bir pencere şeklini alarak tam üzerime akıyor. Ben de o pencerenin yansımasına sığınıyorum. Serin bir rüzgâr esiyor üzerime yan apartmanın bahçesindeki ağacın yapraklarına doğru yoluna devam ediyor.

Ben çok güzel duruyordum sokağın ortasında. Pencerenin sahibi ise çok güzel geçti önümden. Çarpsaydı kitapları falan düşerdi elinden, film olurduk. Ama öylece geçti gitti. Ben de bu gidişe eşlik ettim. Her şey anlıkmış meğer. Görüyorsun, seviyorsun, gidiyor. Ne diyebilirsin ki yüzünü dahi görmemiş birine. O geçtiğinden görmedi beni. Ben öylece durduğumdan çakıldım kaldım güzelliğine. Sonrasında bir kaybetme korkusu sardı beni. Yüz metre ilerden büyük ihtimalle ateş topuna dönen yanaklarım, kulaklarım; saçma sapan aldığım nefesler ve bu saçmalığa eşlik eden kalp atışlarımla takip ettim onu. Bir korkaktan beklenebilecek en cesur hareket. Kendimi takdir etmiyorum. Kızıyorum hatta. Bu işin bir yolu yordamı olur, takip etmek, pencere önünde beklemek de nereden çıktı, diye. Ama bilemiyor insan sevilir bir adam mıyım? Ayrıca bu kadar korkak birini kim ne yapsın? Çaresiz bir pencere ile avunuyorum bir süredir. Bazen bir hareketlenme oluyor perdede, öğretmenim sesini yükseltmiş gibi elim ayağıma dolaşıyor, arkadaşlar kavgaya çağırmış gibi hızlı adımlarla uzaklaşmaya başlıyorum. Her şey normale döndüğünde tekrar aynı kafesin içine dönüyor, pencereye bakmaya devam ediyorum.

Yine öyle gecelerden biridir bu bekleyişim de. Hep aynı yerde beklediğimdendir diz çöktüğüm yerde ot bitmez olmuş. Sırtımı dayadığım metruk evin birkaç tuğlası yerinden oynamış. İstemeden sokağın bu köşesi benim olmuş. Gözlerim, gündüz gözüyle gördüğüm yüzün gölgesini görmeye razı. Pencereye çıksa ne olur, diye düşünüyorum. İçimi bir heyecan kaplar, yutkunamam. Yüreğimin gümbürtüsü…

Bir gümbürtü kopuyor aniden. Yüreğim ağzıma geliyor. Bir anda ayağa kalkıyorum kendimi bilmez halde. Yandaki apartmanın bahçesinde bir karaltı. Toprağın altından çıkar gibi. Yavaş yavaş yükseliyor, büyüyor. Ayaklarım taşımaz oluyor bedenimi. Metruk evin içinden homurdanmaya benzer sesler duyuyorum. Tüm sesler birbirine karışıyor. Korku kanıma karışıyor. Gürültüyü duyan birkaç ev pencerelerini açıyor. Benim beklediğim pencere de açılıyor.

O korkuyla aklıma ilk gelen şeyi yapıyorum.

Felak-Nas okuyorum.

Mertuk Ev

Yıllar önce bir ihtiyar kadın yaşarmış bu evde. Bu ihtiyarlığın bir öncesi var tabiî. Genç bir kız iken ailesi durumu iyi biri ile evlendirmiş. Civarın en zenginlerinden diyorlar. Rahat etsin, sıkıntı yaşamasın diye. Damadın ailesi de kızın ve ailesinin bir dediklerini iki etmemişler. Dört dörtlük bir düğün. Dayalı döşeli bir ev. Evlenirken kızın kollarına bilezikler, burmalar, boynuna altın kolyeler takılmış. Kız altınların ağırlığından kalkamaz olmuş diyorlar. İşte bazı anlar oluyor insanın hayatında kırılma noktası. Bu kızda da ziynete karşı aşırı bir ilgi oluşmuş. İlgi dediğime bakma tutku yani. Düğünde takılanları bir süre boynunda taşımış. Mahalle mahalle dolaşmış, görmeyen olursa şöyle bir elini kolunu sallayıp altınların şıkırtısıyla gözleri üzerine çekmeye çalışırmış. Ama dünya bir heves, içindekiler ayrı bir heves. Takılardan sıkılmaya başlayınca tutturmuş yenileri alınacak diye. Kocası da çok sevmiş diyorlar. Kıyamamış. Üzülmesin diye yenilerini almış getirmiş. Hatta bazı zamanlar ona sürprizler yapmış. Doğum günlerinde, bayramda, seyranda yeni takılar, küpeler, kolyeler… Kız sıkıldıkça yenileri hemen geliyor tabiî. İstemenin sonu yok. Hafif tebessümü eksilsin hemen çarşıya çıkılıyor, kuyumcu kuyumcu geziliyor. Yıllar böyle geçedursun, geçedursun da insan durur mu, göçer gider. Baba göçmüş ahirete. Ardından anne. Sizin anlayacağınız mal mülk de çocuğa kalınca iyice arsızlaşmış gelin kız. Adamın ne kadar parası varsa altına çevirmiş. Altınları üstünde gezdirmiş. Sıkıldıkça sandığına atmış. Derken adam artık bir deri bir kemik. Elde avuçta bir şey kalmayınca sevgi bir yana, bakmış ki böyle olmayacak terk etmiş gitmiş evi. Bazıları intihar etti diyor. Kocasının gittiğinden haberi bile olmamış kızın, varsa yoksa sandıktaki altınlar. Arada bir çıkarır altınlara bakar, onları temizler, parlatır, sonra yerine koyar, sandığın ağzına bir kilit vururmuş. Geceleri yatağının başucunda eli sandığının üzerinde uyurmuş. Uyurmuş dediğime bakma, biri eve girecek alacak altınlarımı diye geceleri uyuyamaz olmuş. Sanki çocuğuymuş gibi koynunda gezdirirmiş altınlarını. Yaşlandıkça iyiden iyiye azalan aklı oyunlar oynamaya başlamış. Yorgunluktan uykuya yenik düştüğü geceler kara kara adamların evine girip altınlarını aldığını görür olmuş. Kan ter içinde uyandığı can havliyle evin neresinde bir delik bir oyuk bulduysa atmış altınlarını. Ama bir sabah uyanmış ki bizim ihtiyarın yarım aklı uçmuş, altınları koyduğu yerleri unutmuş. Basmış çığlığı, altınlarımı çaldılar diye. Çığlıkları hiç kesilmemiş. Tâ ki ruhunu teslim edene kadar.

Abi, konunun Nazmi abilerle ne ilgisi var?

– Haaa, işte bu hikâyenin en güzel bölümü. Anlatayım. Bu hikâyeyi mahallede bilmeyen yoktur. Sokağın ismi bile “Altıngelin Sokağı”, sen düşün artık. Bizim Nazmi duyuyor bu hikâyeyi yanına da Hamit’i alıyor.

– Talat abi yapma gözünü seveyim!

– Dur Nazmi, anlatıyoruz ne güzel. Hamit de gencecik çocuk, kandırmış işte, zengin olacağız diye. Altıngelin Sokağı’ndaki metruk ev yok mu, oraya girmişler gece yarısı.

– Abi anlat anlat bitiremediniz şu hikâyeyi yahu, taşınacağım şu mahalleden böyle giderse.

– İki lakırdı ettirmiyorsun Nazmi ya, nerde kaldım? Gece yarısı giriyorlar ama bir yandan da korkuyorlar. Bu hikâyeyi anlatan demiş ki, böyle yerlerde musallat çok olur, altınları bulursanız hepsini almayın, birazını bırakın, böylece çarpılmaktan kurtulursunuz.

– Tövbe estağfurullah… Olur muymuş öyle abi?

– Ben bilmem… Biz de öyle şeyler duymuştuk zamanında ama hiç girmeyi düşünmedik. Bizim Nazmi ile Hamit giriyorlar içeri. Kimseye görünmeden. Eller, ayaklar titriyor ama birbirlerine çaktırmıyorlar tabiî. Nazmi, Hamit’e korktuğunu hissettirmiyor, Hamit de işi delikanlılığa vuruyor.

– Abi ben gideyim ondan sonra anlat bari gözümün içine baka baka olmuyor, bir de gülüyorsunuz.

– Yahu sen geldin aynen böyle anlatmadın mı bana, dur işte. Nazmi biraz bekliyor, bir şey olduğu yok. Cesaret geliyor. Hamit’e diyor yak feneri. Tam duvarları kıracaklar dışardan bir gürültü kopuyor. Şangır şungur, bir şey devrilir ya, öyle söyledi Nazmi.  Hamit’in elindeki fener, Nazmi’nin elindeki balyoz yerde. İyi saatte olsunlar geldi, diye tir tir titriyorlarken, dışardan bir ses daha duymuşlar.

– Ne sesi abi?

– Felak-Nas okuyormuş biri. Benim bildiğim Nazmi ile Hamit’in okuması lâzımdı ama. Bu işte bir terslik yok mu yahu? Vallahi güleceğim ama zor tutuyorum kendimi.

– Abi valla duyduk niye inanmıyorsunuz ya? Bizim gitmemizi istedi herhalde. Çarpacak diye çok korktuk. Sonra kaçtık oradan. Talat abi gülme ya! Maskara olduk mahalleye sayende. Gel Hamit gidelim, kimsenin bizi dinlediği yok.

– Durun gitmeyin yahu, Nazmiiii… Hamiiit… Hanginiz Felak-Nas okudu ya. Bak yine kaçırdık adamları.

Hamiyet’in Kızı

Hamiyet teyzenin kızı odasında uyurken bahçeden gelen gürültü ile irkildi. Birkaç dakika sonra kapının çalmasıyla birlikte irkilmenin yerini korku aldı. Bu saatte kimin olabileceğini düşünüyor bir yandan da uyku sersemi bir gözü kapalı halde “Hayırdır inşallah!” diye söyleniyordu. El yordamı ile odanın ışığını açtı, gözleri iyice kamaştı. Gözlerini hafif kısarak kapıya doğru gitti. Kapıyı açar açmaz annesini karşısında görünce bir çığlık attı. Hamiyet teyze, kızının şaşkın bakışlarına aldırmadan burnundan soluyarak içeri girdi. Elinde kalan balkon demirini kenara attı. Allah korudu, diyordu, kırıksız çıkıksız kurtuldum. Allah korudu. Banyoya giderken, üzerinden salçalık domatesler dökülüyordu.

Ömer Can Coşkun

 

Resim: Gertrude Abercrombie

DİĞER YAZILAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.