Hiçbir Özelliği Olmayan Adamın Hikâyesi

Su ısınana kadar uzun ve boş bir bekleyiş. Tıraş köpüğü, jilet, ayna… Çene altında kalan kıllar, kulağın altında biraz kan ve kirlenmiş havlu. Aynada bir süre kendisine baktı. ‘Yaşlanmışım be!’ dedi kendi kendine ‘Baksana, saçların önleri epey açılmış, sol taraf artık sağ tarafı kapatmıyor.’ Oysa saçları dökülmesin diye kullandığı onca ilacın yarım kalmış kutuları hâlâ köşede duruyor. Odaya geçti, dağınık duran kıyafetlerinin arasında temiz bir gömlek aradı. ‘Düz mavi en iyisi’. Dünkü pantolon, biraz parfüm ve fazlaca limon kolonyası; ‘Oh mis!

Mutfağa yöneldi, çöpleri toplayıp kapının önüne koydu. Uzun zamandır kahvaltı yapma alışkanlığını bırakmıştı, bu sebeple yüksek sesle öksüren buzdolabının içinden gelen ağır kokuyu duymamak için kapağını bile açmadı. Saatini kontrol etti. 7.45’te evden çıkarsa birkaç yüz metre ilerideki durağa 7.55 varabiliyordu. ‘Cüzdan tamam, çanta tamam, anahtar tamam.

Evinin hemen yanındaki mahalle bakkalının önünden geçerken, bir süredir kepenklerin kapalı olduğunu anımsadı. ‘İzzet amcaya bir şey mi oldu?’ diye düşündü. ‘İş dönüşü bir aramak lâzım’ diye geçirdi içinden. Okulun önündeki durağa doğru yürürken, sessizliğin yerini liseli öğrencilerin gürültüsü kaplamıştı. Birinci sınıflar koşa koşa okul kapısına yönelirken, ikinci sınıflar süvetersiz ve ağır adımlarla yürüyorlardı. Üçüncü sınıfların gömlekleri dışarıda, dördüncü sınıflar henüz ortada yok. Durağa varmıştı.

Kaldığı mahalle şehrin eski ve yerleşmiş bir mahallesi olduğu için durakta bekleyen insan sayısı az ve genelde aynı kişilerdi. Emekli olmuş ama çalışmak zorunda olan ve yaz-kış aynı ceketi giyen kel amca, liseden terk ve bir mağazada satış personeli olarak çalışan abartılı makyajlı kız, birkaç öğrenci ve sürekli mutsuz bir bayan.

Saat 8.05, otobüs tıklım tıklım. ‘Dıtt, tam kart; son iki biniş.’ Boğucu bir hava var. Pencere kenarında oturan insanlar uyuklarken, en arkaya doluşmuş gençler arasında devam eden bir muhabbet… Kulaklıklı bir genç sırt çantasını yolculara çarptırarak arkaya doğru ilerlerken şoför radyonun sesini körüklüyor; ‘Recep Tayyip Erdoğan kurmaylarıyla yaptığı görüşmede yeni askerlik tasarısının yakın zamanda meclise sunulacağının müjdesini verdi. Ana muhalefet lideri Kılıçdaroğlu grup toplantısında iktidarın ekonomik politikalarını eleştirdi. Gündemden haber başlıkları birazdan sabah kuşağında…’ Telefonunu çıkardı, biraz oyalandı. Yaslandığı koltuklarda oturan iki teyzenin ellerinde, ağzına kadar dolu ilaç poşeti. Biri diğerine aldığı fizik tedavinin bir işe yaramadığını ve tek çaresinin ameliyat olduğunu anlatırken, diğeri yeni bir doktorun geldiğini ve ona da görünmesi gerektiğini tembihliyor. Poşetlerinden çıkardıkları ilaçların ne işe yaradıklarını konuşurlarken, birbirlerine ilaç tavsiye etmeyi de ihmal etmiyorlar. Otobüsün havasızlığı, şoförün asabiyeti ve her durakta binen ama bir türlü inmeyen yolcuların yoğunluğuyla ineceği durağı dört gözle bekliyordu. Neyse ki iş yerine bir duraklık mesafesi kalmıştı. İşin en zor kısmı ise bu kalabalığın arasından arka kapıya sağ salim ulaşmaktı. Yolculardan özür dileyerek arka kapıya doğru ilerlerken, maruz kaldığı kötü bakışlardan kurtulmanın tek yolu vardı, zaman kaybetmeden inmek. Ve sonunda kapıya ulaşmış, ineceği durağa da varmıştı.

Resmi dairenin kapısına vardığında enerjisi iyice azalmıştı. Kapıda bulunan güvenliğe selam verip, giriş kartını cihaza okuttu.

– Abi akşam maça geliyorsun dimi?

Hiç gitmek istemiyordu aslında. Ama iki haftadır maçları ektiği için mantıklı bir bahane de bulamıyordu.

– Bu maç çok önemli, aman ha abi, yazdım seni, sakın bir bahane çıkarma. 

– Tamamdır kardeşim, hazırım ben merak etme. 

Binanın ikinci katındaki odasına çıkarken, akşamki maçın stresi sarmıştı. Başlarda güzel bir etkinlik gibi gözüken halı saha maçları, geçen onca yılın ardından iyiden iyiye sıkıcı olmaya başlamıştı. Her hafta tekrarlanan bu etkinliği sıkıcı yapan asıl şey aslında koca göbekli adamların saatlerce bitmeyen maç muhabbeti ve değerlendirmeleriydi. Maç öncesi başlayan muhabbet, maçtan sonra da devam ediyordu. Pozisyonlar tartışılıyor, saçma sapan oynanan maçlar bile yere göğe sığdırılamıyordu. Maçtan sonra mecburiyetten içilen o bayat çaylar ve iki gün süren kas ağrıları da cabası.  Düşündükçe ‘ne gerek var şimdi buna’ diye içi içini yiyordu. İki haftadır çeşitli bahanelerle paçayı kurtarmıştı ama bu sefer mecbur gidecekti. Tek çaresi kalmıştı, sakatlanmak. Bu kozunu düzgün kullanırsa uzun bir süre maçlardan yırtmış olacaktı. Bugünkü rakip çirkef bir takımdı, geçmiş maçlardan tanıyordu. Maçın uygun zamanında, geçmiş maçlarda canını yakan o adama Allah ne verdiyse girecek, hem içinde biriken siniri atacak hem de sakatlanma bahanesiyle bir kaç hafta rahat edecekti. ‘Müthiş fikir!’ Rahatlamıştı.

Odasının kapısına yöneldi, içeri girdi. Odada dört masa vardı. Onun masası pencerenin kenarında, kapıyı karşıdan gören tarafta. Yan masasında oturan Hatice yeni gelmiş, masasına yerleşiyordu. Selamlaştılar. Hatice otuz sekiz yaşında, iki çocuk anası bir köy kızı. Köyde büyümüş olmayı bir eksiklikmiş gibi gören ve bunu bir türlü kabullenmeyen; aldığı plastik sulukları ve kıyafetleri ballandırarak anlatmayı seven biri. Gittiği yerleri, evindeki eşyaları durmadan anlatarak; ‘Modernleşen düzende ben de varım, beni alın aranıza, en çok ben modernim’ diye bastıra bastıra anlatmaya çalışan bir tip işte. Annesinin köyden yolladığı turşuları markalı poşetlerle gizlemeye çalışması komik olsa da özünde iyi bir insan. Bir de odanın asıl delisi var. Hatice’nin tam karşısında oturuyor. Hayat felsefesi hiç bir şey yapmamak üzere olan yeni atanmış, Goncagül. Sürekli yorgun ve uykulu işe gelen bu arkadaş, bir saat süren kahvaltı faslına öğlen ne yiyeceğiyle ilgili yarım saatlik araştırmayı da ekledikten sonra ancak kendine gelebiliyor. Bu süre zarfında telefonunda çeşitli moda sitelerinden sipariş  ettiği kıyafetleri Hatice’ye göstererek, onun fistan giymiş gururuna nispet tohumlarını ekiyor. Hatice daha mütevazı bir tipken bu kız geldikten sonra hiç bir şeyi beğenmeyen ve eleştiren, aldığı her şeyi öve öve bitiremeyen bir tipe büründü. Ha, bir de Şehmuz var; ‘Amcaoğli Şehmuz’. Tanıdığı, tanımadığı herkese ‘Amcaoğli’ dediği için arkadaşları ona Amcaoğli Şehmuz adını koymuşlar. Mert, delikanlı, sözünün eri… İşini ciddiye alır, bir eksiklik gördüğünde de lafını esirgemeden söyler. İyidir, hoştur ama onun da en büyük kusuru durmadan yemek konuşması. Şehrin tüm kebapçılarıyla arkadaşlık kuracak kadar işi ilerletmiş, hangi mekânın hangi yemeğinin iyi olduğunu ezbere sayacak kadar boğazına düşkün biri. Hiç alakası olmayan bir muhabbette bile ‘Ya amcaoğli dün bir kebap yedim, ne sen sor ne ben söyleyeyim’ diye olayı yemek yemeye bağlayan biri. Birazdan o da gelir.

Masasına geçti, bilgisayarını açtı ve çantasından ajandasını çıkardı. Son zamanlarda artan unutkanlığının artık basit işlerinde bile başına bela açmasından dolayı bir gün önceden yapacağı tüm işleri ajandasına not etmeye başlamıştı. Ev ile ilgili bölümleri geçti ve yarım kalan vakanın raporunu yazmaya girişti. Geçen hafta ziyaret ettikleri evdeki adamın yatalak annesine verilecek sosyal yardımı reddederken kurduğu cümleyi yazıyordu ki duraksadı; ‘Bir insan annesine bakıyor diye devletten para alır mı? O bana ömrünü verdi, ben ona birkaç yıl bakmışım çok mu?’ Çocukluğuna döndü, annesi geldi aklına en çok da kokusu… Her annenin bir kokusu vardır ya, o annesinin ellerindeki çamaşır suyu kokusunu anımsadı. Sonra tandırda pişen ekmek ve salonda tespihiyle gezinen babası göründü bir an.  ‘Baba…’ dedi içinden ve yutkundu, devamını getiremedi.

Enes Can

DİĞER YAZILAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.