Hiçbir Şeyin Sonrası

Bugün, boyanın kumaşa işlenmesi gibi mecaz ile gerçeği iç içe geçmiş hayatımın en karmaşık günlerinden biri. Sadece bir haftada tüm her şeyin bu noktaya nasıl geldiğini halen anlamış değilim. Sinir mekanizmalarım çökmüş, referans noktalarım değişmiş ve toplumla aramda macun görevi gören değer yargılarım erimiş vaziyette. Her şey bir hafta boyunca olmasını hararetle beklediğim o olayla ilgili.

Geçen hafta cuma selası okunurken içime aniden çöküp gelen bir duygu sağanağı beni çok eskilere, fakat tek bir zamana değil; aksine aynı anda farklı mekân ve bu mekânlarla isimlendirdiğim anlara götürdü. Bu hiç de yabancı olmadığım duygu, bir şeylerin belirtisiydi. Her seferinde tüm hayatıma yeniden başlama zorunluluğu doğuran hadiseler yaşamış ve bir sonraki benzer hissiyatı, dolayısıyla değişim döngüsünü yaşayana kadar hiçbir şey olmamışçasına vakur ve en metanetli halimi gösteren maskelerimi takıp yaşam duvarımın tuğlalarını iğne oyası örer gibi dikkatle ve planlayarak dizmek durumunda kalmıştım. Kimsenin fikirlerinin kuklası ve amaçlarının projesi olmamak için reddettiğim tüm hazır olanaklar ve peşinden yapmak durumunda kaldığım tercihlerim, yol ayrımlarına geldiğimde aceleyle bir tarafa yönelmeyip her ihtimali değerlendirdikten sonra sakin bir şekilde ve gürültü çıkarmadan yoluma devam etmem gerektiğini öğretmişti. Haliyle, bu hissiyatın peşinden yaşadığım büyük travmalarda, artık her şeyin bittiği karamsarlığına kapılmayıp çoğunlukla hissiyatımın ve aklımın çizdiği yol üzerinde yürümeye gayret ettim. Yine de yaşadığımız her olayın artık bize farklı bir kimlik ve kişilik kazandırdığı gerçeği yadsınamazdı. Toplumun bize verdiği değerle var olduğumuz hakikatini bir yana bırakacak olgunluğa henüz ermediğimin farkındaydım.

Cuma selası okunurken içime çöreklenen bu hissiyat, birden avcının ayak sesini duymuş bir ceylan ürpertisine ve avcıdan kaçmaya yetecek adrenalin salgılanmasına sebep oldu. Her ne kadar dikkatimi anlık olaylardan öteye kaydıracak tehlike ihtimallerini önceden hesaplamak hoşuma gitmese de istemsiz, kendimi derin bir hesap karmaşası içinde buldum.  Okulumu, arkadaşlarımı, ailemi ve hayatımda önem arz eden ne varsa hepsini öncelik sırasına göre değerlendirip hangisine ne olma ihtimali varsa buna karşı göstereceğim tepkiyi hesaplamaya başladım. Unutmamam gereken en önemli şey; o olay olduğunda vereceğim ilk tepkiydi. Çünkü herkes sonradan şükreder ve metanetli davranırdı; fakat karakterimizi ortaya koyacak şey, ilk anda verdiğimiz tepkiydi. Yine de böyle hesaplar dikkatimi yaşadığım andan geleceğe yöneltiyor ve beni hızla tüketiyordu. Bu yüzden hesap yapmayı bir kenara bırakmaya çalışarak büyük bir gayretle ve mümkün olan en büyük sükûnetle hayatın atacağı çalımı beklemeye koyuldum. Dört bir yanımı kollamak zorundaydım. Kriz zamanlarında olduğu gibi öncelikli olmayan uğraşlarımı bir kenara bırakıp düşünmeye vakit ayırıyordum. Dücane Cündioğlu en çok da böyle zamanlarda haklıydı; düşünmek için bedenin koşturmacayı bırakması gerektiğini söylerken. Evet, henüz düşmüş olmasam da bataklığın içinde çırpınmaya gerek yoktu; olması gereken sakince kurtulmayı beklemekti. Fakat ayağa kalkabilmek için önce düşmek gerekiyordu…

Bir yandan zorunlu uğraşlarımla vakit harcarken diğer yandan da beklendiği üzere geçici felaketime odaklanmıştım. Bir sandalyenin üzerine yarın toplarım bahanesiyle istiflenmiş elbiseler yumağı gibi üst üste birikmiş ve yapılmayı bekleyen işlerimi kati bir kuvvetle bitirmeye başlamıştım. Üzerimdeki ölü toprağı kalkmış ve yerini bitmez tükenmez gibi görünen bir enerjiye bırakıvermişti. Artık daha az uyuyor, daha az oyun oynuyor ve daha çok okuyordum. Her yeni fikir o an geldiğinde ne yapacağıma dair büyük bir ipucu olabilirdi ve Anadolu insanının kaderin cilvesi diye tabir ettiği üzere, tecrübelerim beni yanıltmıyorsa hastalıktan önce şifa beni bulacak bense ancak hasta olduğumda yanı başımda duran ilacın niye hayatıma girdiğini anlayacaktım.

Günler bir sonraki cumaya yaklaşırken uykusuzluktan gözlerim kan çanağına dönmüş, enerjim gittikçe tükenmeye başlamıştı. Belirsizlik en büyük felaketten bile daha yaralayıcıydı ve ruhumun her kıvrımına belirsizliklerden imal edilmiş çengeller asılmıştı. Yine de bu acı geçiciydi ve sadrımı genişletmesi için dua etmekten başka çarem yoktu. Sair zamanlarda namazlardan sonra birkaç ezber cümleyle geçiştirdiğim dualarım, artık, her an yüksek bir bilinçle ne istediğini bilen yakarışlara dönüşmüştü. Bu gerçeği fark ettiğim zaman yeni bir idrak kapısı daha açılmıştı önümde: ölümden şiddetle korkuyordum. Dostoyevski, Suç ve Ceza’da “İnsan bir ayağı uçurumun kenarında yüksek kayalıkların başında bir ömür beklemeyi tercih eder de ölmeyi istemez” diyordu. İşte hayatım tam da bu minval üzereydi. Hayat devam ettikçe her şeyin geçici olduğuna inanıyor ve fakat ölüm bir kez geldi mi artık geri dönüşü olmayacağını biliyordum. Ölüm bir hologram gibiydi; gözlerimin önünde duruyor fakat soyutluğundan da bir şey kaybetmiyordu.

Ölüm korkusu bende o kadar doruğa ulaşmıştı ki sanki beklediğim felaketin ölümüm olduğunu biliyor ve içten içe bir fırsat daha vermesi için dua ediyordum. Biliyordum ki bunun adı endişedir ve “Korkunun korkusudur endişe…” diyordu Yılmaz Erdoğan. Korkunun korkusunu hücrelerimin en derinine kadar yaşarken, yaşadığım hayatın muhasebesini de yapmaktan alıkoyamıyordum kendimi. Vakti gelen mutlak son ise, kaçışın hiçbir yolu yoktu ve kötüsü Platon’un “Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayanlar, hiç yaşamamış gibi ölürler” aforizmasının tiz sesi kulaklarımdan eksilmiyordu. Hiç yaşamamış gibi ölmek beklediğim felaketlerin en büyüğüydü. Birkaç günden beri beklediğim felakete karşı aldığım sükûnet tedbiri artık yerini büyük bir eylem döngüsüne bırakmıştı. Devasa bir makine gibiydim artık; her yanımda biteviye dönüp duran çarklar, ihtimal bile olsa, en azından şu son birkaç günümü en iyi şekilde değerlendirmek için var gücüyle çalışıyordu. Bir kez daha hücrelerimin çekirdeğine kadar adrenalin pompalanmış ve yorgunluğum azalmıştı. Fakat bu kadar karışık duyguyu aynı anda yaşamak psikolojik olarak beni tahrip etmeye başlamıştı. Biraz daha sabır diyordum, tâ ki o felaketle karşılaşıp içimdeki bir şey olacağına dair kümelenen hissiyat bulutları dağılana kadar.

Nihayet bir sonraki cuma günü, ikindi vakti yerini akşama devretmek üzereyken ve nisan yağmurları olanca serinliğiyle saçlarımı yıkarken, yolun kenarında akıp giden suyun üzerinde bir çöpü izler vaziyette buldum kendimi. Bir haftadan beri ilk kez gözlerim dalmıştı. Ne kadar öyle kaldığımı bilmiyorum fakat emin olduğum şey hayat o süre zarfında benim için durmuştu ve tetikte olduğum bir haftalık maraton sona ermişti. Kendime geldiğimde içimde büyük bir ferahlık vardı. Sis bulutu dağılmış, karmaşa sona ermişti. Hiçbir şeyin sonrasında ve fakat başladığım yerden çok uzaktaydım…

İbrahim Halil Aslan

DİĞER YAZILAR

6 Yorum

  • Ahmed , 15/04/2015

    O hali hayatın her anında hissetmek gerek.

  • yorgun , 14/04/2015

    elinize sağlık. kendini arayan insanın böyle güzel bir yazıda kendini bulması nisan yağmuru kadar ferahlatıcı.

  • Yasemen , 14/04/2015

    Yazı daha öz yazılabilirse şahsen daha müteessir olurdum.

  • tugce , 13/04/2015

    sanki bir çırpıda ne varsa yazılmış gibi, hiç duraksamadan, kurgulamadan… sadece yaşanan bir şeyi anlatıyor gibi…

  • özgür , 13/04/2015

    yazı çok güzel olmuş, bir çırpıda okunuyor. kaleminize sağlık…

  • betül , 11/04/2015

    Nisan yağmurundan sonra korkuları dönenler ne yapsa…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir