İmdat!

Asâ düştü. Uzun zamandır uykuda olan çoban duyduğu “İmdaaat!” çığlığıyla gözlerini açtı ve yerde, yanı başında duran asâsını gördü. Elini uzatıp kavradı, dayanarak ayağa kalktı. Silkelediği elbisesinden dökülen tozları rüzgâr – daha yere düşmeden- ayaklarının altında uzanıp giden ovaya götürüp dağıtıyordu. Çoban, şâhin bakışlarıyla etrafı taradı; nihâyet Dicle’nin kenarında -dağılmış olan- sürüsünü gördü.

Bir ay kadar önceydi. Bir ülkenin başkentinde, millî istihbârat başkanı, odasının içinde düşünceli bir şekilde dolaşıp duruyordu. “Garip” diyordu. Durumu îzah edebilecek en uygun kelime buydu şimdilik. Bütün teşkîlât bir haftadır harıl harıl çalışıyor ama bu “Garip” hâdiseye dair işe yarar bir bulgu elde edemiyordu. Dahası komşu ülke istihbâratları da bölgesel işbirliği toplantılarında aynı problemi yaşadıklarını dile getirmişlerdi. Meselâ daha iki gün önce Bağdat’ta lastik tamircisi olan Ahmed, sabah namazına yakın bir “İmdaaat!” çığlığıyla uykusundan uyanmış “Acaba komşulardan birine bir şey mi oldu?” diye dışarı çıkmış ama ne komşu hânelerde ne de sokakta ses sedâ olmadığı gibi dikkatini çeken başka bir şey de olmamış. -Hâlbuki imdat sesi o kadar gerçek ve yakındı ki ilk başta kendi evinin içinden geldiğini zannetmişti.- Daha o günün akşamında Bağdat’ta polis karakolunun önünde buna benzer şikâyetlerle gelenler upuzun bir kuyruk oluşturmuş. Yine Buhara’nın bir kenar mahallesinde, sabah evinden çıkıp medreseye giden on üç yaşındaki Musa çantasında bir mektup bulmuş. Zarfın içi boşmuş ama üstünde büyük harflerle “İMDAAAT!” yazıyormuş. Sonra Kırım’da bir aile -beş gündür her gece- çocuklarının rüyasında duyduğu “İmdaaat!” çığlığıyla yatağından fırlamasından şikâyetçiymiş. Hadi hepsi bir yana, kocası ve çocukları İsrail askerleri tarafından öldürülen, yaşlı ve dul bir kadından kim ne diye “İmdat” ister. Evet, Fatma teyzenin her gece teheccüd vakti kapısı “İmdaaat! İmdaaat!” diye çalınıyor lâkin Fatma teyze telâşla gidip kapıyı açınca kimseyi göremiyormuş. Bir de Cezayir’de binlerce polis istifa etmişti çünkü bir gün içinde bir milyon “İmdat” çağrısı duyulmuştu.

Kaç hafta oldu, bütün Müslüman ülkelerde bu olay konuşuluyor, insanlar ne olup bittiğini anlamaya çalışıyorlardı. Sokaklarda gönüllü nöbet tutanların haricinde, insanlar evlerinde geç saatlere kadar hazır kıta bekliyor, pencerelerden dışarıyı kontrol ediyorlardı. Fakat hiç ummadıkları anda ya bir “İmdat” çağrısı duyuyor ya da üzerinde “İmdat!”  yazan bir kâğıtla karşılaşıyorlardı. Polis, jandarma, savcılık, istihbârat teşkîlâtı; son bir haftadır herkesin sinirleri oldukça gergindi. İnsanlar artık rahat uyku uyuyamıyor, huzursuzlaşıyor, bunalıyorlardı. Sanki yanı başlarında  biri felâkete uğramış da, bile bile kurtarmamışlar gibi vicdan azabı çekiyor, sabah namazından çok önce gidip camileri dolduruyorlardı. İşte yine böyle bir sabah namazı sonrası Süleymâniye’den çıkan cemaat -yeni doğan güneşin Sarayburnu’ndaki Adalet Kulesi’ni aydınlatmasını temâşâ ederken- birden bire bir şeyi keşfetmiş gibi oldular: “Tabiî yâ”, “nasıl da düşünemedik!”, “Bunu bilse bilse halîfe-i rûy-i zemin bilir.” dediler. Birden bire heyecanlandılar. İlginç bir şekilde dünyanın her yerinde bu imdat çağrısına muhatap olan herkes aynı anda bunu düşündü: “Bu imdatın ne demek olduğunu bilse bilse halîfe-i rûy-i zemin bilebilirdi.” Şimdi herkes Saray Burnu’na doğru yola çıkan bu kalabalıktan haber bekliyordu. Süleymâniye’den inenler, Kasımpaşa’dan gelenler; Eminönü’ndekilerle, Fatih’ten Beyazıt’tan gelenler; Sirkeci’den gelenlerle karşılaşıp birleşiyor sokaklar hınca hınç kalabalıklaşıyordu. Anadolu yakasından ağzına kadar dolu vapurlar, tekneler -hatta bir kaç gözü kara, yüzerek- geliyordu.  İnsanlar kaldırımlardan taşıyor; yollar, caddeler, sokaklar kabarıp kabarıp şişiyordu. Herkes neşeyle ve büyük bir problemi çözmüşçesine gülerek birbirine bakıyor: “Yâ hu biz bunu nasıl daha önce düşünemedik?” diye söyleşiyorlardı. Şimdi İstanbul ahalisi -mahşerî kalabalık- Topkapı Sarayı’nın önünde toplanmış, dîvan toplantılarının yapıldığı yere, meşhur Kubbealtı’na doğru coşkulu bir şekilde gidiyorlardı. Dîvân-ı hümâyun’un önüne ulaşan kalabalıktan bir kaç kişi heyecanına yenilerek kapıya doğru seğirtti. İçeri girerken gayriihtiyârî ellerini kaldırarak “Ya Emîre’l-mü’minin! Ya Emire’l-mü’minin!” nidâlarını koyuverdiler. Fakat dîvân-ı hümâyun’un çıplak duvarlarında yankılanan sesleri ve bomboş sedirlerde muhatab arayan gözleri, aradığını bulamayınca; başlarını önlerine eğdiler. Aynı anda arkalarında toplanan kalabalıkla ve dünyanın muhtelif yerlerinde haber bekleyen insanlarla aralarında bir milimetre ve bir saliseden daha kısa bir ruh birlikteliği oluştu. Sanki hepsi aynı anda unuttukları bir şeyi -bir anda- hatırlamış gibi oldular.

İşte o günden beri Filistinli Fatma teyzenin, bir kelime dahi olsa konuştuğunu hiç kimse duymadı. Dudaklarını kıpırdatmadan gökyüzüne binlerce duabıraktı. Mübârek kabrine, kirli çizmeleriyle tekme atıp “Kalk Selahaddin! Biz yine geldik!” diyen İngiliz subayı o azîz türbede acı bir “ahh!” bıraktı. Yıllar sonra köyüne dönen Bosnalı bir gazi, Sırplar tarafından öldürülen nişanlısının mezarına, gizlice koynunda çıkarıp kurumuş bir çiçek bıraktı. Türkistanlı bir taze gelinin Çin hapishânelerinde ölen kocası bu dünyaya yetim bir “Abdullah” bıraktı. Halep’te bombalanmış evinin enkazından çıkan yedi yaşındaki Esma, yıkılmış çarşılardan bir türlü dönmeyen annesi için gözlerinden binlerce yaş bıraktı. Melekler, ruhunu aldıkları bir bebeğin bedenini denize bıraktılar da, dalgalar nice zaman kollarında salladıktan sonra getirip sâhile bir “Aylan” bıraktı. Yıllar yılıdır Tuna’mız, Sakarya’mız, Nil, Fırat Orhun ırmağımız, masmavi bir kan aktı. Asır oldu karanlık geceler, binlerce gülü gonca bıraktı. Sayısız mümin, Halîfe-i rûy-i zemin’in kubbesinde, sayısız “eyvah!” bıraktı…

Uzun bir süre insanlar ne diyeceklerini ne tarafa yöneleceklerini şaşırdılar. Sonra yavaş yavaş dağıldı kalabalık. Kimse başını kaldırıp berikine bakamadı. Boğazları düğümlendi, gözleri yaşardı. Sarayburnu’ndan, sokaklardan, meydanlardan İstanbul’un ve yeryüzünün her yerinden sessizce evlerine çekildiler. Çünkü onlar bomboş duran Dîvân-ı hümâyun’a girince; duvara asılmış  bir cübbe, bir sarık ve yere düşmüş bir asâ gördüler.

Tahir Tarık

DİĞER YAZILAR

3 Yorum

  • Zekeriya , 06/02/2022

    İmdaaaaaat

  • arkadaş... , 26/01/2022

    Hikayenin sonu yazının başında verilmişse güzel yoksa umut aşılamayan yazıların ahlaklı olmadığını düşünüyorum. Bide burdan mübarek yazara sesleniyorum: Arıyorum arıyorum telefonun kapalı. Yutub videosunun altına, abi akşama geliyorum, çay koy
    yazmak nedir. Bian hecklendim sandım. Yorumu okursan beni arama
    çay demleniyor
    Şeker bitti gelirken şeker al..

  • Pörsümüş Beyaz Kulaklık Cakı , 26/01/2022

    :(

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir