Kabuk

Yorgundu gözleri, zorla kapısından içeriye sokulduğu bu kasvetli ve ışık almayan odanın içerisinde meşgul olacak bir şeyler arıyordu. Karşı duvarda asılı duran anlamsız portenin kenarında duran asker fotoğrafına takıldı gözleri. Ellerini ovuşturdu. Ayaklarındaki sallanmanın gayri ihtiyarı olduğu belliydi Kafasını kaldırdı, göz göze geldik. Gülümsemeye çalışıyordu ama dudaklarının yanında beliren tebessüm sanki kurşun olup göğsüme yağıyordu. İlk defa bu kadar çaresiz görüyordum onu. İçinde verdiği savaşları gizleyerek geçirdiği yıllar onu mağlup etmiş, ruhundaki fırtınaların izleri göz kenarında biriken kırışıklıklardan selam çakıyordu. Sekiz ay önce görmüştüm onu. O günden bugüne verdiği kilolardan dolayı yüzündeki deri sarkmış, gözlerindeki grilik yoğunlaşmış, ellerinde artık bakınca sayılabilen kemikler…

Herkesin bir kahramanı vardır. Benimki de oydu. Ona benzemek, çocukken olmak istediğim en büyük şeydi. Yani ona ne kadar benzersem o kadar büyük olacaktım. Çünkü o yürüyüşüyle, duruşuyla, yaptıklarıyla zihnimde kocaman bir dağın üstüne bağdaş kurmuş bir süper kahramandı. Oysa şimdi karşımda oturan bu kişi, bir avcı tarafından vurulmuş kuş kadar ürkek ve çaresiz. Nasıl olur aklım bir türlü almıyordu. Bu kadar kısa sürede bir insan nasıl bu hale gelebilirdi?

Etrafına baktı. Yan tarafında bir çift, benim tarafımda bir anne ve on altı-on yedi yaşlarında çocuğu. Çocuğun anlamsız hareketleri ve ara ara çıkardığı seslerden dolayı sekreter rahatsız olup odaya girdi;

-Doktor bey içeride hasta bakıyor, lütfen ses çıkartmayalım.

Soğuk, itici ve kendinden bezmiş bu ses odanın kasvetiyle birleşerek ruhumda bulantılara sebep oluyor. Çıkıp biraz hava almasam odanın ortasında bayılacağım. Ceketimi alıp kalkmaya hazırlanıyorum ki ellerimden tutuyor:

– Nereye…

Bir yere gitmiyorum, hava alacağım biraz.

– Ben de geleyim.

Sen otur bir yere gitmiyorum, koridordayım.

– Ben de geleyim.

Allah Allah, şuradayım seslensen duyacağım seni.

Yanından ayrılmamam lazım çünkü buradan çıkıp gitmek için küçücük bir bahane arıyor. Kalk gidelim desem koşarak çıkacak. Çok uzaklaşmadan odanın bitişiğindeki koridora geçip, sekreterin masasının karşı tarafında bir yere çömelip, oturuyorum. Geçmişe dair fotoğraflar dolanıyor zihnimde. Ona ait biriktirdiğim hatıralar canlanıyor gözlerimde. İçime dolan karamsarlık hali o aklıma geldikçe daha da artıyor. Bir türlü yakıştıramıyorum, konduramıyorum, eksik ne, bir türlü bulamıyorum. Sağlıklı düşünemiyorum. Çünkü canımı sıkan bu durumla ilgili düşündüğüm en güzel şeyler dahi, canımı biraz daha sıkmaktan başka bir işe yaramıyor. Biraz olsun kafamı dağıtmak için dikkatimi başka yerlere vermeye çalışıyorum. Karşıda duran sekreter ilgimi çekiyor. Kilolu, kısa boylu, saçları bakımsızlıktan yağlanmış, yüzü sürekli asık olan bu kadın; önünde sıralanmış KPSS kitaplarına dalmış bir vaziyette sürekli ufluyor. Yanında duran kupadan çayının yudumlarken göz göze geliyoruz.

– Çay içer misiniz?

 Vallahi, çok iyi olur!

Koridorun karşı arasındaki kapısı kapalı odaya girip elinde bir bardakla geliyor.

Çok teşekkür ederim, zahmet oldu.

– Rica ederim, ne demek.

– Yanınızda getirdiğiniz hasta, bir yakınız galiba..

Ses koridorun dört bir yanından yankılanıp, gelip beynime vuruyor. Midem bulanmaya başlıyor. Unutmuştum. Hatırlamak da istemiyordum. Onun için kurması ne kadar da kolay bir cümle; ‘Yakınınız, hasta galiba…’ Karanlık, kasvetli ve duvarlarında iğrenç resimler olan bu karabasan yazıhaneye niye geleceğiz, demek geçiyor içimden. Hatta çayı alıp kafasından aşağıya döküp, bardakla duvardaki iğrenç portrelere saldırmak istiyorum.  Nefes alıyorum… Bir daha alıyorum;

Ev.. ıhım Evet.

(…)

– Şekip Bey iyi doktordur, seanslara düzenli gelirseniz hastanız iyi olacaktır. Askeri doktor kendisi, çok ağır hastalara bakmış. Biraz serttir ama hastalarıyla çok ilgilenir.

– Seans derken, uzun süreli bir tedavi süreci mi oluyor?

– Tabiî ki, teşhis öyle hemen konulmaz. Hastayı ve hastalığı tanımak gerekiyor. Ben her gün burada ne hastalar görüyorum bir bilsen. Toplumun tümü kafayı yemiş vallahi. Eşiyle kavga eden mi dersen, ergenlik döneminde uyuşturucuya başlayan çocuklar mı dersin, intihara kalkışan gençler, eşinden şüphelenen ev kadınları, herkesten rahatsız olan ihtiyarlar… Ne ararsan var.

Kadın konuşurken karnımdaki bulantı ağzıma gelip gelip gidiyor. Başımın inanılmaz ağrısı kulaklarımdan ateş olup çıkıyor. Ne kadar da rahat anlatıyor. Ne kadar da alışmış, insanların hayatlarını harap eden acılarına. ‘O hastalardan biri de benim yakınım!’ demek istiyorum. ‘Ne biçim konuşuyorsun. Bu adam senin bildiğin hastalardan değil. O yıkılmışsa dünya yıkılmıştır. O boynunu eğmişse kıyametin kopmasına az bir zaman kalmıştır.’

– Bu arada seanslarla ilgili sizi bilgilendireyim. İlk seansın ücreti 350 lira. Sonrasında kontrol için geleceğiniz seans ücretsiz olacak. Akabinde ki her seans için 200 lira ücret ödüyorsunuz. İlk seansın ücretini hemen alıyoruz.

Al tabiî, neden almayasın. Bu dünyanın genel işleyişi bu. Her şeyin bir ederi, o ederinde başka bir ederi var.  Gerçi senin de bir suçun yok. Bir insanın psikolojisi bozulmuşsa kesin zengindir. Fakir adamın psikolojisi mi bozulurmuş? Kendi haricinde o kadar çok şeyle uğraşıyor ki kendine zamanı kalmıyor garibin. Fakir dediğinin bademciği şişer, ne bileyim çocukları okusun diye yaptığı ek iş sayesinde bel fıtığı olur, olmadı soğuktan migren, en olmadı içtiği ucuz tütünden dolayı akciğerinde nur topu gibi bir kanser. Öyle özel doktor odalarında, afili isimlerle süslü hastalıklar onun neyine. (Ah ah, ne işimiz var bizim burada! ) Onun da bademciği şişseydi, fıtık falanda olur, idare eder bir çözüm bulurduk. Nerden çıktı bu şimdi. Anlayamadığım konuştukça anlamını yitiren karanlık bir hal. Kendisi de ne olduğunu bilmiyor. Tükenmişlik mi bunun adı, geçmişle yüzleşip orada tıkanıp kalmak mı, ne bunun adı?  Zengin de sayılmazdı ki, emekli bir memur. (Ahh, ne yapıyoruz biz burada…)

– Alo… Şekip Bey’in kliniği. Hayır, efendim o günlerde randevular dolu. Maalesef iki haftaya kadar gün veremem. Anlıyorum ama yapabileceğim bir şey yok. Ayın… inde Çarşamba ve Cuma için iki yerim boş. Tamam, Cuma günü 16.30’u size yazıyorum. İlaçlarınızın reçetesiyle beraber gelin lütfen. Teşekkürler. İyi günler.

Doktorun odasının kapısı açılıyor, irkiliyorum. Çömeldiğim yerden kalkıyorum. Odadan otuzlu yaşlarda bakımlı bir bayan çıkıyor. Yüzü gülüyor. Doktor işinin ehli herhalde, kadın mutlu ve gülümseyerek odadan çıkıyor. Oysa buraya geldiğimizden beri gördüğüm her insanın yüzü düşük, gözleri dalgın, benzi soluk. Topuklu ayakkabısının çıkardığı seri seslerle sekretere doğru yürüyor. Marka çantasının içinden çıkardığı cüzdanın arasındaki banka kartını gülümseyerek uzatıyor. Teşekkür edip kapıya doğru yürürken bana bakıp, gülümsüyor;

– Geçmiş olsun.

Geçmiyor Bayan… Öyle hemen geçmiyor.

Kredi kartı da kullanmıyor ki benim…

(Ah, ne yapıyoruz biz burada…)

Enes Can 

DİĞER YAZILAR

2 Yorum

  • dikkat okur var , 16/04/2019

    metindeki üç cümle üzerinden sayın editörü eleştirmek istiyorum:

    1) Soğuk, itici ve kendinden bezmiş bu ses odanın kasvetiyle birleşerek ruhumda bulantılara sebep oluyor. (iyi bir cümle)

    2) Ses koridorun dört bir yanından yankılanıp, gelip beynime vuruyor. Midem bulanmaya başlıyor. (ses, ruhun bulantısına sebep olduktan sonra koridorda yankılanıp beyne vuruyor ve sonrasında mide bulanıyor. gayet iyi, sıkıntı yok)

    3) Kadın konuşurken karnımdaki bunaltı ağzıma gelip gelip gidiyor. (bunaltı mı bulantı mı? hadi yazar bulantı yazacağı yerde ‘bunaltı’ yazdı, el sürçmesi diyelim; editör fark edip düzeltmedi, buna da dalgınlık diyelim. sözcükler birbirine çok benzediği için olur böyle atlamalar. olur tabii olur ama karın bulanmaz arkadaş. bulanan midedir. ey editör! yolun başındaki yazarlardan böyle hatalar sadır olur; bunları düzeltmesi gereken siz değil misiniz? niçin okurların haklarına riayet etmiyorsunuz?)

    hikâye hiç de fena değil, sayın yazarı kutlarım.

  • Ayşe , 24/03/2019

    resim çok şeker

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir