Kibrit Çöpünden Vapur İskeleleri

I. Bölüm

Üniversite yılları pek çabuk geçince bir boşluğa düşmüştüm. İş bulma telaşı, kendi ayaklarının üstünde durmak sebebiyle oluşan varis, yeni arkadaşlıkların kurulma çabaları, ortama adaptasyon sağlama… Yeniliğe yıllar önce dur demiş tabiatım, yeni bir çevreye alışmak durumunda kalıyordu ve ben çevreye gülümseyerek kendimi öldürüp cinayet süsü vermenin planlarını yapıyordum.

Afet tatbikatı yapılıyormuş gibi bir hava vardı. Hepimizin sistemler dolayısıyla kopya bir hayat yaşadığı malumdur, en azından bir yaşa kadar. Doğulur, anaokulu yaşı gelir, ilk ve ortaokula gidilir, gençlik lise ile ziyan edilir ve takvim üniversite zamanını gösterir, eğitim hayatının aileden uzakta geçirilecek zaman dilimi başlar. Afrika’dan getirilen bir aslanın Darıca’da eğitim görmesi ile memleketin bir köşesinden diğerine eğitim almak için gitmenin farklılıkları vardır elbette ama teoride aynıdır. Biliyorum. Ben de sürgüne mahkûm edilmiş, yazgısına kara tahtanın boyası değmiş bir çocuktum. İpe giderken en iyi ayakkabılarımı giyecek kadar çocuk.

Bir eylül sabahında kafes numaramı [11/Koridor] memurdan almış, valizlerimi bagaja koymuştum. Ailemle vedalaşacaktım ama nasılsa bir şekilde geri dönecektim. Olacak olan bir şey varsa olmasını beklemek zordu benim için. Gençtim, nüfus kâğıdımda da yazıyordu. Yüzü buruşmamış bir ihtiyar olunamıyordu ya da toplum buna hazır değildi o zamanlar. Veda buselerini elimle itip kafesime kuruldum. Sonra insanlar küçüldü, kayboldu. Ağaçlar geçtik hızlıca, düz araziler, yokuşlar…

Sirke ulaştığımızda kaydımı yaptırıp önümüzdeki bir kaç yıl boyunca burada eğitim alacağıma dair imzaları attım. Eğitim hayatımın son düzlüğünde koşmaya ve sigaraya da işte başlamış oldum böylece. Bundan sonra olaylar hızlı gelişti.

***

Kalacağım yurda, mesaisini bitirmiş devlet memuru gibi gitmiş olmalıyım ki daha girişte sekreter hanım bana acıyarak gülümsedi. Dört kişilik bir odada kalıyordum, çünkü yalnızlığa yetecek kadar param yoktu. Bu, odada içilecek sigaralara muhalif üç potansiyel güç demekti. Kimdi acaba diğerleri? Çok geçmeden kol kola, birbirine benzeyen iki çocuk girdi içeriye. Arkadaş doğmuşlardı sanki.

“Selamun Aleykum”, dedi birazdan adının Kaan olduğunu öğreneceğim çocuk.

“Aleyküm Selam.” Görünüşe bakılırsa önümüzdeki 8766 saatin büyük çoğunluğunu birlikte geçireceğiz.

İlk karşılaşmalarda garipsenmeyi önemserdim. Bu, ileriki yaşantıda benden uzak durun mesajını baştan dikte etmenin masumane bir yoludur. Dört kişilik bir odada kalıyor oluşumuz bu yaşam alanını paylaşacağımız anlamına gelmemeliydi. Odanın dörtte birinde ben yaşayacaktım, kapıyı ise ortak kullanacaktık.

– İsmim Kaan ve arkadaşın yani önümüzdeki uzun saatler birlikte kalacağın üçüncü kişi ise kardeşim Ufuk.

Kardeş olmaları, tanışma faslının kısa sürmesini sağlayacağından işime geliyordu. Ortak mazi, anlatılan anıların daha az zaman alması demektir. İşler sandığım gibi normal ve kontrol altında gidiyor, yeni dört başı mamur odama gözlerim biraz biraz alışıyordu. Penceresi vardı, ışık alıyordu, havadardı da. Dört kişinin bir odada boğulması yurdun marka değerine darbe vurabilirdi.

Başımı pencereye yaslamış sokağı seyrediyordum. Ara sokaktaydı yurt. Şehri besleyen damarlar gibi ayrılıyordu yollar. Bir kaç dakika böylece geçti. Kısa bir evreydi benim için alışmak. Dünyaya mesafeli doğmuştum, bu da beni daha az insancıl yapıyordu. Akşama doğru bir grup fark ettim yolun karşısında. Birini aralarına mı almışlardı! Birini dövüyorlardı. Birine, birden çok kişinin saldırma adiliğinde bulunması benim zevk alarak seyretmemi gerektirmezdi. Odadan çıkıp merdivenleri indiğimde, kalabalığın dağılıyor olduğunu gördüm. Yurdun kapısında uzaklaşmalarını bekledim. O yerde yatıyordu. Gözlerimi ayırmadan ona doğru ilerliyordum, durdum. Bana baktı, içim ılık ılık olmuştu. Doğruldu. Boşluğa basmış gibi hissettim. Sırtını taş duvara yasladı. Yeterince yaklaşıp tekrar durdum, bana baktı.

– Ateşiniz var mı?

Ateşi olması gereken biri oydu ve hatta şu an sayıklıyor olabilirdi. Az önce bir kamyon dayak yemişti, şimdi ise ağzına sigarasını koymuş ateş bekliyordu. Yaktım.

– Kullanıyor musun?

Biz işte gençken böyle ölüm ısmarlardık birbirimize. Aldım, yanına oturdum. Bir şekilde söze girmeliydim ama ne söyleyeceğimi gerçekten bilmiyordum. Parliament içiyorduk. Bir öğrenci için pahalı bir intihardı Parliament. Fakat şu an, uçurumda bizi tekmeleyecek ayakkabının değeri pek önemli değildi.

– Niye geldin?

– Kalabalıklardı.

Neden konuşamıyordum? Sustuk, sigaralarımız bitene değin. Kalkmaya yeltendiğinde ondan önce davranıp elimi uzattım.

– Bir taksiye binelim, halin iyi görünmüyor, hem hastaneye gideriz.

– Gerek yok. Zaten gideceğim yere vardım sayılır, yolun karşısına kadar refakatin altında bulunsam yeter, şu karşı yurtta kalıyorum.

İster miydiniz dördüncü oda arkadaşım olsundu?

***

Yurda bu kez, mesai dışında görev yapan bir memur gibi giriş yapmıştım. Uçamayan yavru bir kargayı odamda himaye edecekmişçesine sekreter hanım yerinden kalktı ve bize doğru dik dik bakmaya başladı.

– Ben, dedi kanadı kırık kuş. Bu yurtta kalıyorum, sadece biraz hırpalandım. Müsaadenizle yukarı çıkacağız.

Yarım ağız geçmiş olsun dilekleri ve bir takım orta yaş nasihatleri ile merdivenlere yöneldik. Elini omzuma attı, yavaşça merdivenleri çıkmaya başladık.

– Hangi kata çıkacağız?

– Üç.

– Sık dayak yer misin?

Güldü. Çünkü her seferinde koluna girecek birini bulmak zor olmalıydı.

– İsmin ne?

Hikâyenin bu bölümüne kadar kendimi size tanıtmamıştım. Böylece, cereyan edecek iki tanışma sahnesini birleştirmiş oldum.

– Mahlas kullanıyorum.

– Kaybolmak için ayan beyan ortada olmalısın.

Onu sevmeye başlamıştım.

– İsmim Talha.

Enkaz altında kalmış duygularıma kimse yok mu diye bağırıyordu sanki gözleri. Ona elimi uzatmak istiyordum.

– Peki sen kimsin?

Böylece sanırım elimi uzatmış oldum.

– İsmim Osman.

Ve böylece sanırım elimi tutmuş oldu. Çünkü ikimizde fiilen tokalaşmak için yorgun sayılırdık. 3. kata henüz çıkmamıştık.

Son yokuşu söküp koridora vardığımızda sağa-sola bakıp;

– 21 numara hangi tarafta?

Güldüm, böyle şeyler yalnızca hikâyelerde mi olurdu?

Odanın önüne kadar birlikte yürüdük, kapının önüne geldiğimizde bana vedaya hazırlanıyordu. Neredeyse, merdivenleri çıkarken bir konuşma hazırladığını düşünecektim ki şöyle dedi:

– Refakatin altında bulunduğum son bir kaç dakika ve onlarca merdiven için teşekkür ederim. Bir adım attıktan sonra kalanını idare edebilirim.

Kapıyı açtım, içeriye girdim ve yatağıma uzandım. Kapıda durmuş beni izliyordu. Şaşırmış olması öngörülebilir bir davranıştı ve zaten çok da uzun sürmedi. 2 kardeş, dövülmüş bir av gibi eşikte duran Osman’a baktılar.

“Bunlar; Kaan ve Ufuk” dedim. “Kanadı kırık arkadaşımız ise Osman.”

Kanadı kırık kuş merhamet isterdi. Osman, odaya girip hiç konuşmadan yatağa uzandı, gözlerini kapadı.

Bilal Taş

Devam edecek…

DİĞER YAZILAR

2 Yorum

  • Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz , 09/01/2016

    Bilal Taş’ın öykülerini çok beğeniyorum.. Diğer birçok yazarın yaptığı gibi laf aralarında kendini açığa vurmaya çalışmıyor mesela, bu mühim. Dili etkileyici bir şekilde kullanıyor. Bir iddiası da yok. Muhtemelen bazen sırf kimseye kendini anlatmak zorunda kalmamak için yazıyor.
    Eğer hala yazıyorsa Azorka’nın nasıl olduğuyla ilgili de bir şeyler duymak isteriz..

    Yüreğine sağlık.

  • ıslak unutulmuş taş bezi , 08/01/2016

    Çok güzell… devam etmelide!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir