Masalın Masalı

Kadının biri boğazı yırtılacak kadar bağırıyordu. Bir başka kadın da bağırana laf yetiştirme gayretindeydi. Öteki kadının ağzını bıçak açmıyordu.  Onun yanında sarı bir oğlan vardı. Dut yemiş sanki. Kerpeten açmaz ağzını. Annesine ne de çok benziyor. Sarı benzi, hafif eğik burnu ve geniş bir alnın üstüne doğru dökülen kıvrımlı saçları vardı. O kadının biri halen bağırıyordu da şu sarı oğlan ve dul annesi ona kulak kesilmiyordu. Oysa kadın, sesini onlara duyurmak için çabalıyordu. Nihayet yanlarına yetişti. Aşağı yukarı elli metrelik bir mesafeden geldi. “A be kadın duymaz mısın, bağırıp dururum şuracıkta.” diye çıkışan kırklı yaşlarındaki bu kadın, anneyi ve oğlanı yakından görünce kafası iki kere dank etti. “aaa sağır bunlar ayol” dedi. Kendi kendine söylendi. Annesi ve oğlu güneşin alnında dileniyordu. Aslında gölgelik bir yerde, şöyle buz gibi limonata içip dinlenmek de isterlerdi fakat arsız zenginler için rulet çarkı gibi dönen dünyanın şu bir parçacık yerinde dilenmeden yaşayabilmelerinin imkânı yoktu.

Anne böyle söylendi “aaa sağır bunlar ayol” diyen kadına. Kadın onların hâline biraz olsun acımıştı fakat gene de burada, apartmanlarının önünde dilenmelerine izin vermiyordu. Oysa yayla fırlatılmış gibi gelen kadının apartmanı elli metre ötedeydi. Sarı oğlan yayla fırlayan kadına yırtık dondan çıkar gibi bir cevap yapıştırdı. Dedi ki siz güzelim evinizde televizyonun karşısına kurulup sürekli yediğiniz yemekleri bünyenizden nasıl atacağınızı hesaplayadurun, biz ölmemek için yaşıyoruz burada!” Zınk dedi durdu kadın. Zaten yürümüyordu ki. Yürümüyordu ama o gene de durdu. Bu söz onu nakavt edebilecek kadar güçlüydü. Uzun zamandır böylesi bir sol kroşe yememişti. Hem de şuncacık bir sıbyandan. Utandı kadın. Tıka basa yiyip, sonra aldığı kiloları nasıl veririm diye hesap ettiği günleri hatırladı. Şöyle bir kerrat cetveli hesabıyla neredeyse her Allah’ın günü fazla kilolarından kurtulmak için matematiksel teoremler geliştirdiğini düşününce kendinden iki defa utandı. Bir üçüncüsü için yeltenecek oldu fakat beriden bir kadın daha geldi. “Halen burada ne bekleşiyorsunuz, ha gidin başka kapıya hadi bu mahallede dilenemezsiniz.” diyerek orta yere gayet de üslubunca kusan ikinci kahramanımızın ağzının payını kim verecekti şimdi? Çocuk, gözlerini yeni gelen bu kadına diktiğinde, şu barbarbağırıp da ses telleri incelen ve üçüncü utanmasına ramak kala yüzünü yere düşürüp bir şeycikler diyemeyen kadın, “Du, du, du… Kız bu çocukta bişeyle va… Kem gözlü bu… Yakacek topumuzu… Büyücü bunla ayol.” deyince yeni gelen kadın korkudan yutkunamadı bile. Çocuk, “şimdi burdan gitmezseniz yeşil gözlü ejderhayı üzerinize çağırırım.”   demesin mi? İki kadın da ne yapacağını bilemeden önce birbirlerine tokuştular sonra tabanları yağlayıp topukladılar.

Bir iki saat geçti geçmedi mahallenin üzerinde bir karaltı belirdi. Geniş kanatlarıyla apartmanların çatılarını titreten dev bir ejderha çıkageldi. Geldi de ortalığı yakageçti. Çocuğun düşlerinden bunlar geçedursun bu mahallenin sakinleri beş para etmez cesaretlerle yaşamlarına ve keyiflerine kaldıkları yerden devam edecekti. Bu olay çok üzmüştü sarı oğlanı. İtilip kakılmak hoşuna gider mi hiç insanın? Annesine sokulup, “Anne dilenmeyelim.” dedi. Anne, çaresiz değildi. Ceplerini yokladı. “Birkaç kilo limon satın alabilcek paramız var.” dedi oğluna. Sarı oğlanın gözleri parladı. “Masal da alır mıyız?” dedi. “Alırız.” dedi annesi. Kir içinde, fermuarı bozuk çantasından sayfaları lekeli masal kitabını çıkardı. Yeni alacağı kitabın heyecanıyla sesli sesli okumaya devam etti: Yeşil gözlü ejderha, anne ve oğlunu kurtarmak için zimzim dağının yamaçlarındaki iki devi yendi. Kanatları öyle genişti ki bütün şehirler altına sığabilirdi…

Mehmet Erikli

 

*Öyküden Çıktım Yola

DİĞER YAZILAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.