Pusu

Yayınevinden gelen telefonla uyandı. Arayan yayın yönetmeniydi. Fuar dönemi için hazırladığı kitabı bir an evvel tamamlaması gerektiğinden bahsediyordu.

“Olur” diyerek kapattı telefonu. Masasına geçti. Proje dosyasını açtı.  Yazması gereken son bir öykü kalmıştı. Günlerdir birçok şiir kitabı, dini kitap, felsefî ve psikolojik metinler karıştırmış fakat içlerinden bir konu çıkaramamıştı.

Günler sonra dışarı çıkmaya karar verdi. Yapacağı gezinti belki bir ilham doğurabilirdi. Kollarında beyaz çizgiler olan fıstık yeşili montunu açık mavi kotunun üzerine geçirdi. Parmaklarını dağılmış sakallarında gezdirdi. Kısa saçlarını sıvazladı. Başını göğsüne düşürüp elleri cebinde olduğu halde Sultantepe’den Üsküdar İskelesi’ne yürümeye başladı.

Rıhtıma ulaştığında kalabalığın arasında ağır adımlarla ilerledi. Yanından akan insanların gözlerine dalıyor, gülüşmelerini, kavgalarını seyrediyor, bunlardan kalbine düşecek bir yansımayı yahut bir devinimi cımbızlamaya çalışıyordu.

Müzmin hastalığı nedeniyle uzun soluklu yürüyüşler yapamıyordu genç adam. Bir süre sonra bir bank bulup oturdu. Gürültüden uzak bu yerden şaşılacak derecede rahatsızlık duydu. Garipsemişti olanları. Ne olmuştu ki? Vücudunda derin bir halsizlik hissetti. Parmakları karıncalanıyor, ensesinden ateş çıkıyordu. Gelip geçen vapurlardan birkaç aşk hikâyesi koparmaya çalıştı. Denize sebat eden yosunları aradı gözleri. Daha önce yazılıp çizilmiş zafer hikâyelerini takla attırıp işlemek kolaycılığı ise onun gibi birisi için büyük bir utançtı. Simitçi, dönerci, gemiler, serin rüzgâr, yaprak, başıboş bir köpek derken durakladı. Olmuyordu. “Yayınevini arayıp birkaç gün daha müsaade istemeliyim” diye düşündü.

Doğruldu. Montunun fermuarını bir çırpıda çekti. Parmaklarıyla, dağılmış sakallarını hırpaladı. Kısa saçlarını sıvazladı ve başı önünde uzaklaştı. Genç adam, elleri cebinde olduğu halde sahilin balık kokan çakıllı yollarında akarken geride bıraktığı yalılardan birinin camından onu izleyen bir çift gözün sahibi yaşlı yazar, tamamlamak üzere olduğu kitabının son öyküsüne başlıyordu.

“Kollarında beyaz çizgiler olan fıstık yeşili montlu genç çaresizlik ile verdiği mücadeleyi kazanabileceğinden artık ümitsizdi. Oturduğu banktan yavaşça doğruldu. Açık mavi kotunun üzerinde fevkalade duran fıstık yeşili montunun fermuarını çekti. Parmaklarını dağılmış sakallarını hırpaladı. Yeni doğmuş bir bebeğe gösterdiği hassasiyetin aynıyla mukabele ederek kısa saçlarını sıvazladı. Başını göğsüne düşürüp rıhtımda kayboldu. Bilmiyordu ki kâinat yalnız onun öyküsünden ibaret değildi.”

Kerim Kolat

DİĞER YAZILAR

1 Yorum

  • Ahmed , 15/04/2015

    Çok güzel.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir