Sen Evsen Ben Kapı

Hacı daha dönmedi namazdan. Yemek de hazır. Bilseydim geç geleceğini Hayriye’ye uğrardım. Ne zamandır çağırıyor kızcağız. Herhalde yine gençlerle muhabbete takıldı. Şu camideki gençler çok sevdi bizim hacıyı, yakaladılar mı salmıyorlar. Ee bizim hacı da az değil tabiî, gördü mü gençleri ayağının bağı çözülüveriyor. Çocuk sevgisi ezelden, çok istedik çocuk yapmayı ama Mevla nasip etmedi. Çalmadığımız doktor kapısı, gezmediğimiz hoca eteği kalmadı. Cahillik, Allah’ın nasip etmediği şeyi kul kapılarında neden arar ki insan? Ne yapacaksın, çaresizlik… Bir umut ışığı bulurum diye ateş böceğine bile güneş diye yaslanıyor işte insan. Ağlamadım değil, çok ağladım ama baktım kaderin önüne ne yaparsan yap geçilmiyor, ben de Rabbimin rızası bundadır dedim ve duruldum.

Bizim hacı uzun süre kabullenemedi bu durumu. Ben bir ağladıysam, o üç ağladı. Adaklar verdi, sadakalar dağıttı. Ben uyuduktan sonra o kalkıp namazlar kıldı, dualar etti. Nice bilen insana danıştı, çözüm bulamadı. Sonra ne olduysa çarşıda bir adamla tanışmış. Adam da nasıl mübarek bir insansa, anlamış bizimkinin bir derdi var. Biraz sıkıştırınca hacı da ne yapsın garibim tutamamış, anlatmış derdini. O zat ne söylediyse bizim hacıya, o gün bugündür bu konuyla ilgili bir daha ağzını bıçak açmıyor.

Geçti gitti günler öylece. Ben konu komşunun çoluk çocuğuna örgüler, kazaklar, patikler örerek serinlettim acımı. Hacı sokakta gördüğü bebeleri, gençleri severek dindirdi acısını. En çok da birbirimize sarıldık, birbirimizle avuttuk acılarımızı. Ben onu oğlum gibi sevdim, o beni hayalini kurduğu kızının örgülü saçları gibi… Allah ondan razı olsun, bir kere olsun bu durumu yüzüme vurmadı. Gidip evlenebilirdi. Benden gayrısına tek bir meyli olmadı. Allah’ım ben ondan razıyım, Sen’de rûz-i mahşerde ondan razı ol.

Ahanda ses geldi. Bizim hacıdır…

***

Bizim hatun çok iyi kadındır. Allah ondan razı olsun, çok cefamı çekti. Bu yalan dünyada o da olmasaydı ne yapardım, bilmiyorum. Huysuzun tekiyim. Bazen ben bile kendime tahammül edemiyorum. Ama o beni çekip çeviriyor, sağ olsun. Görücü usulüyle evlendik ama görür görmez vuruldum ona. İstemesi, nişanı, düğünü… Hepsi çok güzel geçti, hamdolsun. Her güzel şeyin bir sonu olacak ya, ne ettiysek bir türlü çocuk sahibi olamadık. Evlendik güzel de, akraba eş dost sürekli sıkıştırıyor, “Çocuk nerede?” diye. Genciz, toyuz sağda solda laf dönmeye başlayınca, iyiden iyiye dert oldu bu durum içime. Benim emsaller ikinci çocuğu gezdirirken ben hâlâ çocuk sevdasıyla yanıp tutuşuyorum. Nasıl olacak bu ahval?

Anam, babam, gardaşlarım bizim hatuna gizliden yüklenmeye başlamışlar. Yazık bizim hatun da bir köşeye geçmiş, gizlice ağlıyor. Allah aşkına, onun ne suçu var? Cahillik işte, kimse kendine yakıştıramıyor. Bir suçlu bulunacak ya, hemen kadın kısmına at. Beklemekle çözüm bulamayınca oradan oraya bir ilaç, bir deva arama peşine verdim kendimi. Nice zaman bunun burukluğu ciğerimi dağladı. Uykular harap, yemeden içmeden kesildim. Dayanacak bir dal, sığınacak bir kapı arayıp durdum.

Baktım ilaçla, doktorla çözülecek iş değil benimki, ben de Mevla’ya yakardım halimi. Ona sığındıkça her şeyin bir imtihan olduğunu anlıyor insan, güç buluyor. Bazen olmayan şeyler, olandan daha hayırlıdır. Buna inandım. Ama hani ara sıra aklıma da gelmiyor değil. Şuan elimiz ayağımız tutuyor, çok şükür! Lâkin elden ayaktan kesilince yardıma koşacak, bir ekmek almaya gidecek kimsemiz bile yok. Ne diyeyim onun içinde dua ediyorum; “Ya Rabbi; beni elden ayaktan düşürmeden canımı al, kimseye el açtırma” diye.

Alıştık geçti, gitti ömür. Düzinelerce evladı olan da biz de yaşadık, gidiyoruz. Rabbim her şeyin en iyisini bilir. Bu da bizim imtihanımız. Tek üzüntüm, tek derdim, şu bizim garip hatun ben gidince ne edecek? Lâkin güçlü kadın, rabbim ona da dayanacak gücü verir.

Öyle işte, bize bu dünyada her şeyin azı kader diye yazılınca, biz de şu küçük evde bir ömrü tükettik. Bir şuncağız evimiz var ardımızda, bir de evin arkasında küçük bir bahçe. Hamdolsun geçinip gidiyoruz. Huzur olunca bir oda cennet olur insana da, huzur olmayınca nice saraylar, cehennem. Rabbim huzurumuzu almasın, bizi verdiği rızıkların nankörü yapmasın.

Ev demişken, evin boyası da epeydir yenilenmiyor. İyiden iyiye çürümüş ön cephe. Geçen hatunla da konuştuk bir boya iyi gelecek. En yakın zamanda bir elden geçirmek lâzım.

– Bey, yemek hazır de hayde…

– Hatun şu bizim evin boya işini düşünüyordum. Artık bir el atalım diyorum, ne dersin?

– Olur. Epeydir yenilenmiyor, dökülmeye başladı boyalar.

– Ben yarın boyacıya uğrayıp bir konuşayım bakayım, ne kadar tutacak?

– Yine pembe olacak, unutma!

– Tamam. Kapı ve pencereler de mavi…

Enes Can

DİĞER YAZILAR

4 Yorum

  • Zeyneb , 02/02/2019

    Okuduktan sonraki birkaç saat yüzümde kocaman bir tebessümle gezdiren öykü…

  • Emine Kübra DİNDAR DEMiRAY , 02/02/2019

    Elinize sağlık çok beğendim gerçekten insanın içine işleyen bir öykü ..

    • MEHMET ALİ Ş. , 02/04/2019

      gerçekten çok anlamlı bir öykü , okurken insanı başka diyarlara alıp götürüyor…

  • ercan keslan , 01/02/2019

    Siz Mustafa Kutlu’dan başka öykücü okumuyor musunuz kardeşim? Neden hep yerel motifler? Yaşlı amca, yalnızlık, hüzünlü nine. Taşra. He? Zaman hangi zaman, mekan neresi? Birbirinin kopyası, bir kalemde yazılıvermiş binlerce romantik-muhafazakar-taşra öykümsüleri… Psikolojik bir tahlil, sosyolojik bir çıkarım? Yok değil mi? Yok tabi. Kardeşim çok basit. O mahalleden çıkmadan, dizini kanatmadan, seni rahatsız edecek adamları okumadan o öyküyü yazamayacaksın.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir