Sonsuzluğun En Güzel Kıyısı

Adam, çalışma masası üzerindeki kitapları hızlıca toparladı. Aslında hayatın akışı içerisinde acelesi olmayan biriydi. Kırmızı ışıkta bekler, çay ve kahveyi kısık ateşte pişirirdi. Sabahları erken kalkar, abdesti ip gibi akan muslukta, uzun uzun dualar ederek alır, tüm kıyafetlerini mutlaka ütüler, aheste aheste kahvaltısını yapar ve çıkmadan önce aynaya bir seyir miktarı bakardı. İçli bir adamdı. Ve tüm bu monoton düzeni de içselleştirmişti. Bundandır, ufacık bir aksaklığın içinde daima gariplik arar bütün gününü buradaki hikmeti çözmek için tefekkürle geçirirdi. Bu gece içinse gariplik, içindeki acele etmesini söyleyen dürtüdeydi. Hoyrat bir heyecanı vardı, engel olamıyordu. Duygularına bu denli hâkim olamaması sinirini bozuyor, eli ayağı git gide birbirine dolanıyor, bazen avuçlarını ovuşturuyor, istemsizce dişlerini sıkıyordu.

Bu adam kahve içerken yalnız kahveyi düşünürdü. Sağ eliyle fincanın kulpunu tutarken sol elinin başparmağını bir anlık fincanda gezdirir, sıcaklığı hisseder, kokusunu içine çekerken gözlerini kapatır, köpüğünü bozmamaya özen gösterir ve soğutmadan fakat dilini de yakmadan içinde kahveye dair bin bir tefekkürle içerdi. Öyle ki kahve çekirdeklerini toplayan, öğüten her bir insana bir miktar yüreği dokunur, sert kahveden bağımsız yumuşak bir hisle gözleri dolar, en coşkun duyguların kıyısında bazen saatlerce ağlar, hamd ederdi.

Fakat bu akşam öyle olmuyordu. Ömründe ilk defa cezveyi ocakta unutmuş, kahveyi taşırmıştı. Taşan kahveyle ocak sönmüş, pişen kahve kokusuyla harmanlanan gazın kokusunu duyması uzun zaman almıştı. Kokuyu fark eder etmez hızla mutfağa koşmuş bu manzara karşısında kendine gelmişti. Anladı, bu gece çalışamayacaktı. Ne yapsa ne etse kafasını toparlayamıyor, oda oda dolanıyor fakat bir türlü çalışmalarına odaklanmak için doğru yeri bulamıyordu. Kendisini okyanustan alınıp bir fanusa atılmış balık gibi hissetti. Bir o yana bir bu yana çarpıp durması, kaçamamasından, her köşesinde sonsuzluğa açılan anahtarlar bulduğu evinin bugün ona dar gelmesindendi.

Bu adam sükûnetini her halükârda korumak için elinden geleni yapardı. Her ne yaşasa gözlerini, kulaklarını tıkamamak, açacaksa ağzını hayra açmak için çaba sarfederdi. Yalın bir okumak niyetini de heybesinden eksik etmezdi. Değişen onca şeyin içinde onun değişmeyen ve her nasılsa daima mütebessim kalan bir çehresi, derin, hüzünlü gözleri vardı. Yepyeni taptaze tutmaya çalıştığı umuduyla tüm korkuları tek tek eskitip onlardan arınabilmek için uğraşırdı. Ufak veya büyük aksaklıklar onun da canını sıkar, fakat onların kıskacına takılmaz, artık onun için alışkanlıktan öteye geçen “ne hikmetse !” sözünü kendi kendine fısıldar ve anlamaya çalışırdı.

Ne var ki yıllar yılı böylesini yaşamamıştı. Kaç çetrefilli korkunun üstesinden eline kahvesini alıp bahçenin köye bakmayan tarafına oturarak kâh ağlayıp kâh susarken gelmişti. Babasını kaybettiğinde bile kalbi böylesine daralmamıştı. Çekilip cevizin gölgesine iki gözyaşı dökmüş, buradan, rızanın künhüne bir miktar erişebilmeyi başararak ayrılmıştı. Hâlbuki bu kayıp onda korkuların korkusu, acının en onulmaz olanıydı.

30 yıllık ömründe, duyguları, hem bu kadar bağımsız hem bu kadar iç içe olmamıştı. Buzdolabının kapağını açtı. Kapağın üzerinde kalan ıslaklıkla ellerinden şapır şapır terler boşaldığını fark etti. Aldırmadı. Buz gibi su içmek hiçbir zaman âdeti olmamıştı. Yine de misafirler için mutlaka bulundururdu. Cam şişedeki suyu aldı. Hemen yan taraftaki yeşil tel dolaptan en iri bardağı hızlıca seçti. Oturmadan tek yudumda içti suyu. O an içinin ne kadar yanmış olduğunu hissetti. Evet içi yanıyordu. Olduğu yerde dizlerinin üzerine çöktü. Kimse görmesin istercesine elleriyle gözlerini kapattı. Hıçkırarak ağlamaya başladı. Sesi çıkmıyordu ve hiçbir şey düşünmüyordu. Dakikalarca ağladı. Dakikalar sonra açık bahçe kapısından içeri giren serin rüzgârla irkildi. Islanmış elleriyle önüne gelen uzun saçlarını ve sakalını düzeltti. Bir anlık derin bir nefes aldı. Sanki kapıda biri varmış gibi kendine çeki düzen verdi. Kapatmak için kapıya yöneldi. Gözü karşıdaki çınara ilişti. Esen rüzgârla âdeta konuşan çınar yapraklarına daldı gözü. Yüreğinin çalkalandığını ve onu sıkıştıran her duygunun yerine yerleştiğini hissetti. İçinde büyüyen bir şey vardı. O bunu korku sandı. Yüreğiydi. Fark etmedi. Fakat ferahladı. Düşünemedi ama bir şeyler anlamış gibiydi. Ondan olmayan her duyguyu rüzgâra teslim etti. Hafifledi. İçeri girdi. Usulca kapıyı kapattı. Şimdi sonsuzluğun en güzel kıyısındaydı.

Ayşe Sever

DİĞER YAZILAR

3 Yorum

  • Sınaypır Necati , 18/09/2018

    Bence başarılı olmuş.
    Kanaatim kardeşimizde ciddi bir istidat bulunduğu yönünde… Kendisine tek bir öneri: Hikayeyi tamamladığına inandığı anda metni baştan sona, karşısındaki herhangi bir kişinin onu rahatlıkla duyacağı bir tonda tekrar okusun. Böylece fazlalık arzeden kelimeleri, cümleleri, betimlemeleri rahatlıkla fark edecektir. Saygılar.

  • Ulubatlı Suphi , 17/09/2018

    Bizden gidenler, Türk edebiyatının kalelerinden biri olma yolunda inşaAllah

  • Post apokaliptik devir , 17/09/2018

    Sonsuzluğun ve sükünetin kıyılarında gezinmek… derin hülyalara ve sıkı imtihanlara kucak açabilmek… Bu kısa hikaye de Çerkes hikayesi gibi başarılı olmuş. Tebrikler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir