Teslimiyet

 

Dükkânın kapısında, günün o bunaltıcı saatlerinin bir an önce bitmesini bekliyordum. Caddenin kalabalığı gün ortasının sıcağından hiç etkilenmemişti. Yaz mevsiminin gündüz sıcağı akşam serinliğine bir an önce ulaşsın diye sabırsızlanıyordum. İşler zaten kesattı ve esnaf adeta sinek avlıyordu. Bu durum yazın sıcak günlerini daha bunaltıcı kılıyordu. Tek tük bir şeyler soranlar ve nadiren bir şeyler alanlar dışında dükkâna neredeyse uğrayan yoktu. Böyle zamanlarda bazı dilenciler dükkâna gelir para koparabilmek için pazarlığa tutuşurdu. Dilencilere dönüp; “Varsa sen bana ver, zaten böyle giderse esnafta dilenmeye başlayacak” diye tepkide bulunurdu esnafın bazısı.

Bana gelen dilencilerin çoğunu konuşturur, dolaylı olarak asıl amaçlarını anlamaya çalışırdım. Bazıları gerçekten muhtaç olduğu için dilense de, geri kalanı rahat gelen paranın peşindeydi. Ender bir şekilde dilenci olmadığını söyleyip gelenlerde olurdu. İşte tam böyle bir zamandı. İhtiyar bir amca, ben dükkânın önünde düşünceli şekilde bir noktaya odaklanmışken yanıma yaklaşıp selam verdi. İlk bakışta zor yürüyen yaşlı biri duruyordu karşımda. Durduğu gibi biri olmadığını muhabbet ederken anladım. Bende içeri davet ettim ihtiyar amcayı ve beraber bir çay içelim diye teklifte bulundum. Bana çayın kendisini rahatsız ettiğini, artık yaşlı midesinin çayı kaldıramadığını söyledi. Rahatlatıcı bir bitki çayı istedim ve ona rahatça oturabileceği bir yer gösterip karşısını geçip oturdum.

Eee amca. Şimdi anlat bakalım. Hani derler ya; gönül ne çay ister ne çayhane, gönül muhabbet ister çay bahane, diye.

Selam kelamdan önce gelir oğul. Hâlâ selamımı almadın.

Anlamadım amca ne selamı.

Beni ilk fark ettiğin zaman var ya hani. Sana selam vermiştim hatırlarsan. Hâlâ borçlusun yani.

Aleykümselam amca. Zor birisin anlaşılan.

Her şeyin en zorlaştığı zamanlar insanın rabbinden en uzak olduğu zamanlardır oğul.

Valla zor birisin, ama sen benim için kolaylaştır olur mu amca?

Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız der yüce peygamber. Sence bize zorlaştırmak düşer mi?

Anladım amcacığım, iyi anladım. Bak çaylarımızda geldi. Şimdi biraz kendinden bahset bana amca. Büyüklerimi dinlemeyi severim. Onlardan çok şey öğrendim. Bana sakladığın bir şeylerin mutlaka vardır.

Sana kendimden anlatacağım oğul, lâkin sen konuşanı değil konuşturanı göreceksin oldu mu?

Baş göz üstüne amca. İnşallah dediğin gibi yapacağım.

Bak oğul. Ben seksen altı yaşındayım. Sana doğru yürürken gördün beni. İki adımı zor atıyorum. On metrelik yolu on dakikada zor yürüyorum. Bana verilen yaşama hakkını fazlasıyla kullandım. Önemli olan bu yaşama hakkını, sana verene lâyık bir şekilde kullanmak. Bu hakikatin tüm yaşamın boyunca farkında olmak. Çok şey gördüm çok şey yaşadım.  Bu dünyada gurbetteyiz biz. Asıl vatanımıza dönüş zamanını bekleriz her an. Bu dünyada gurbetlik olmak kadar zor olan bir başka şeyde, insanın doğduğu, yaşadığı yerden zorla koparılıp başka diyarlara sürülmesidir. Gurbetlik içinde gurbetlik yaşarsın ve bunun acısı daha katmerli olur.

Burada durup derin bir of çekti. Çayından ilk yudumunu aldı ve bir süre bana bakarak dalıp gitti geçmişe doğru. Sonra kafasını eğip elindeki bardağa bakarak kısık bir sesle bir şeyler mırıldandı. Bir yudum daha çayından alıp devam etti konuşmasına.

Acı tatlı birçok şey geçti başımdan. Acılarımın en çok olduğu zamanlar buraya taşınmak zorunda kaldığımız zamanlar. Köyde büyük bir tarlam vardı. Ayrıca hayvan besliyordum. Çok sayıda büyükbaş ve küçükbaş hayvanım vardı. Yani rabbime sonsuz şükürler olsun, bize birçok nimet vermişti. Tarlamı ekip biçiyor, ekinimi topraktan, sütümü, peynirimi hayvanlardan elde ediyordum. Her şey çok güzeldi. Evlenmiştim ve iki kızım üç oğlum olmuştu. Fakat içimde her zaman bir ukde duruyordu. Tarif edemediğim, zamanı gelince açılacak bir düğüm sürekli içimde benimle birlikteydi. Gizli bir korku, bir endişe salardı yüreğime ve göğsüm yumruk yemiş gibi sıkışırdı, nefessiz kalırdım. Zamanı gelince elbette çözülecekti bu düğüm ve ben ondan kurtulacaktım.

Zaman geçiyordu ve çocuklar büyüyordu. Çocukların büyümesini izlemek, onları okutmak, kocaman adamlar olunca evlendirmek, bunlar tarifsiz mutluluklar oğul. Zaman geçiyordu ve hayatın her dönemini birlikte ailecek yaşıyorduk.

Köyümüz sınıra yakındı. Haliyle kaçak geçişlerde çok oluyordu. Dağdan köye kaçak gelenler oluyordu çoğu zaman. Onlar gittikten sonra nereye gittiklerini soran askerler gelirdi bu defa. Kimin ne zaman geleceği değişirdi bazen. Bir gece kaçakçıların köye geldiği ihbarı ulaşmış.  Askerler gelip köyü sardılar. Gece askerler ile kaçakçılar arasında şiddetli bir çatışma başladı. Hepimiz kendimizi duvar diplerine atmış saklanıyor, çatışma bitsin diye bekliyorduk. Mermiler pencereden içeri giriyordu. Duvarlar taştan örme olduğu için mermiler delip geçemiyordu. Hepimiz arka odalara saklanmıştık, fakat sonra baktım ki ortanca oğlum orda değildi. Seslenince ön taraftaki bir odadan sesi geldi. Orda beklemesini ve ortalık duruluncaya kadar yerinden hareket etmemesini söyledim, ama dayanamayıp arka odaya kaçmak isterken mermilerden biri sırtına geldi ve yerinde yığılıp kaldı. Hiçbirimiz ne gidip bakabildik ne de yardım edebildik. İçimiz acıyarak sabahladık. Sabaha doğru ortalık durulunca gidip baktım. Çoktan can vermişti. O zamanda şimdi de ne kadar üzülsem de değişen ve değiştirebileceğim bir şey olmuyor.

Bardağına uzanıp tekrardan eline aldı. Üst üste yudumlarla çayını bitirdi. Bir tane daha isteyeyim dedim, ama ne kadar ısrar ettiysem de kabul etmedi. Bardağını bırakıp bakışlarını dışarıya çevirdi. Öylece gün ortası güneşiyle konuşuyor gibiydi. Söze kaldığı yerden devam etti.

Ertesi gün askerler gelip “köyü boşaltacaksınız, dağdakilere yardım ve yataklık yapıyormuşsunuz” dediler. Birkaç defa üst üste gelip “ya boşaltırsınız ya da köyünüzü yakarız” diye tehdit ettiler. Daha önce gördüğümüz askerlere hiç benzemiyordu bunlar. Bizde onlara; “köyümüzü, evimizi nasıl bırakıp gideriz, buralar bizim her şeyimiz, nasıl terk edebiliriz, insaflı olun”  dediysek de dinletemedik. “Size bir hafta süre, ya boşaltırsınız ya da sizinle birlikte yakarız”  deyip gittiler.

Kimse terk edemedi köyü. Orası bizim her şeyimizdi. Nasıl terk ederdik? Bir hafta sonra tekrar geldiler. Tüm hayvanları telef edip köydeki tüm evleri ateşe verdiler. Birçoğumuzu, karşı çıktığımız için hakaretler edip dövdüler. Ekinleri yaktılar. Geride kalan sadece köyden yükselen dumanlar oldu ve tüm geleceği, hayalleri, sahip oldukları her şeyi yakılan köylüler.

Elde avuçta bir şey kalmayınca bulabildiklerimizle toparlanıp köyü terk ettik. Ailemden geri kalanıyla buraya taşındık. İlk başlarda iki oğlum çalışıyordu, zorda olsa bir düzen tutturduk. Oğullarımdan biri şoförlük yapıyordu. Biride çobanlığa başladı. Bende ufaktan destek olmaya çalışıyordum, ama ihtiyarlık engel oluyordu. Şoför olan oğlum işi için gittiği bir yolculukta trafik kazası geçirdi. Ağır yaralı olarak hastaneye kaldırılmış. Cenazesi geldiğinde, öldüğünden haberim oldu.

Bana kalan sadece çoban oğlum ve de iki kızımdı artık. Çoban olan oğlum evlenip çoluk çocuğa karışınca çobanlığı icabı çocuklarını da yanına aldı. Başka köylerde dolaşıyor. Altı yedi ayda bir zor görüyorum. Kızlarımdan büyük olanı bir binanın önünden geçerken çatıdan sarkan buzlardan büyük bir parça kafasına düştü ve oracıkta vefat etti kızcağız. Bir tek çoban olan oğlum ve kızım kaldı, oda yatalak annesine bakıyor. Zor zamanlar, zor sınavlar hep önümde oldu. Bir tek gün bile yüce Allah’a karşı şikâyetçi olmadım. Hayatta en çok ne istedim biliyor musun oğul?

Ne istedin bey amca.

Şu takvim yapraklarını görüyor musun? İşte oralarda yazılanları okumayı çok istedim. Hep küçük kızım okur bana bunları.

Amca maşallah, sen okumadan ilim sahibi olmuşsun. Okusaydın acaba neler olurdu neler?

Oğul, ümmi bir peygambere öğreten nasıl öğretti sence?

Hani kolaylaştıracaktın amca. Zor soruyorsun ama.

Yüzünde, acıların çizdiği çizgiler bir araya gelip bir tebessüme dönüştü. Demet demet çiçekler sunuyordu yüzü. O gün siftah ettiğimin çok olmadığını, ama kendisine çok kabul etmesini rica ederek onun cebine koydum. Çok dualar etmesini istedim. Müsaade istedi ve gitmek için hazırlandı. Çıkmadan onu her zaman beklediğimi söyledim. Bana dönerek;

Oğul, ecelle randevumuzun ne zaman olduğu bilinmez. Yolumuzu buraya düşüren eğer kısmet ederse yine edecektir. O zamana kadar neler olur bilinmez. Bereketin bol olsun.

Son söyledikleri bunlar oldu amcanın. Şaşkınlık ve hayranlıkla dinlediğim acı hikâyesini belki de ilk defa bana anlatıyordu. Arkasından uzun süre bakakaldım. Ağır ağır yürüyerek uzaklaştı ve bir süre sonra gözden kayboldu. Bir daha görmedim onu. Hiçbir haber de alamadım. Bir misafirin ansızın gelmesi her zaman sürpriz olur belki, ama asıl güzellik zaten bu ansızın gelişte saklıdır. Gelişi kadar misafirin heybesinden sizin için ne çıkarıp bırakacağı da başka bir sürprizdir. Tabiî ki bunların kıymetini bilenler için.

DİĞER YAZILAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir