“modernleşen türkiye tarihi” kitabına dair birkaç not

edebifikir’de ferhat inan “osmanlı’nın encamı cumhuriyet’in orijini” serlevhasıyla bir yazı kaleme aldı. yazıda yakın tarihimizi inceleyen eserlerden “modernleşen türkiye’nin tarihi” ele alınıyordu. erik jan zürcher tarafından kaleme alınan kitabı, bir vesileyle okumuş, bazı yerlerini kırmızı kalemle işaretleyip notlar almıştım. kitap bende “kırmızı kalemle işaretlediğim” yerlerinden ötürü iz bıraktığı için söz almak, ferhat inan’ın değerlendirmelerine ilâveler yapmak ve bazı tenkitlerimi veya dikkatlerimi kitapla alâkadâr olan kimselere sunmak istedim. bunu yapmak için işe koyulunca büyük büyük tespitler, mukayeseler yapmaya girişen bir yazıya başladığımı fark ettim. fark edince de ilk başladığım yazıyı bir kenara bıraktım, yeni bir yazıya yani bu yazı başladım. bu kez iddialı bir yazıdan sakınmak için maddeler hâlinde yazmayı deneyeceğim, ya nâsip:

1) zürcher’in kitabında “jön türk dönemi (1908-1950)” diye bir bölümleme var. ferhat inan, bu bölümlemeyi osmanlı devleti ile türkiye cumhuriyeti arasındaki tarihî kopmazlığın, devamlılığın bir işareti olarak ele almış. zürcher ve başka birçokları, jön türkler ile ittihadçıları aynı olarak görüyor. fakat bunun aksine, meselâ, ismail küçükkılınç’ın “jön türklük ile kemalizm kıskacında ittihadçılık” kitabında jön türklük ile ittihadçılığı ayıran bir yaklaşım da var. bunun da dikkâte alınması lâzım kanaatindeyim. ayrıca ittihatçılık ile kemalizm arasında da bir ayrışmaya gitmek gerekir. belki sosyal yapı itibarıyla devlet kadrolarının bir konjonktüre cevabı ittihatçılık idi, sonra yeni bir konjonktürün doğmasıyla cevap olarak kemalizm zuhur etti. fakat nihayetinde bunların ikisini de “sunûf-ı devlet”in modern tezahürleri diye düşünebiliriz. ancak siyasî tavır, örgütlenme, hedefler, ideolojik temayüller gibi pek çok başlık da ittihadçılık ile kemalizm arasında da bir ayrıma gitmek zarureti vardır. belki, işin burasında, ittihadçılık ile kemalizm arasındaki devamlılıkları ve kopmaları göstermek üzere bir hatıraya müracaat edebiliriz. celâl bayar’ın dediğine göre m. kemâl paşa, kendisini “bir tek ittihatçı sen kaldın” diye azarlarmış[1]. ittihadçılığın artık kalmamasının istendiği ama bir yandan ittihadçı kadrolardan da kimselerin bulunduğu bir yapının varlığı ortadadır. elbette bütün bu işaret ettiklerimiz ferhat inan’ın vurgusunu ortadan kaldırmıyor ancak zürcher’in dönemlendirmesini de tamamen kabul etmeye imkân vermiyor. belki türkiye’deki idarenin iç yapısıyla alâkalı başka izahlara ihtiyacımız var.

2) 1908-1950 arasını bir bütün olarak ele almak, türkiye’yi nesiller/kuşaklar üzerinden yapılacak sosyolojik temelli bir okuma, bir dönemlendirme sayılamaz. bu dönemlendirme, ittihat ve terakki fırkası ile cumhuriyet halk fırkası’nın yapısı arasında ve dünya konjonktürünün türkiye’yi icbar ettiği siyasî şartlar itibarıyla yapılmış bir dönemlendirme. bu yaklaşımı, bir yere kadar anlamlı bulmak mümkün. fakat ittihadçılık, adından başlayarak tek adama irca edilemeyecek bir mahiyet arz ederken diğerinde lider sultası çok belirgindir. yukarıdaki maddenin sonunda açtığımız “başka izah” başlığına belki de “sunûf-ı devlet” unsurlarını nesil itibarıyla dönemlendiren ve inceleyen tahlilleri almalıyız. dikkat edilirse, 1908’de başlayıp celâl bayar’ın cumhurbaşkanlığına son verilmesiyle 1960’ta biten şey gerçekte 1880’lerde doğan neslin, devlet hayatında ve siyasette müessir olduğu devirdir. bunu bir nesil meselesi olarak ele almak, benim aklıma, necip fâzıl kısakürek’in yazdığı bir yazı vesilesiyle düştü. necip fâzıl üstadımızın demokrat parti ile olan irtibatını ve hassaten adnan menderes’i demokrat parti’den ayırıp ona ayrı bir mevki vermesini anlamaya çalışırken okuduğum bir seri yazı, bugün bizler için güncel olmayan bir durumu ortaya koyuyordu. kısakürek, “benim neslim veya saman ekmeği nesli” serlevhasıyla yazdığı dört yazıda 1900’lerin başında doğan, “umumî harp” ve “istiklâl harbi” içerisinde temayüz etmiş nesli ele alıyor, bu nesille 1880’lerde doğan nesil arasındaki münasebeti ortaya koyuyordu. kısakürek’in hesaplaşmasında nesildaşı adnan menderes’i ayırması, 1880’lerde doğmuş iki siyaset kurdunu ismet paşa’yı ve komitacı celâl bayar’ı öteleyen mahiyetteydi. “saman ekmeği nesli” tabiri de yine 1880’lerde doğmuş yakup kadri’ye aittir ki kısakürek’in hesaplaşmasının hudutları hakkında fikir verecek bir husustur. diyeceğim şu ki, devlet yapısı kadrolaşmaya ve kadro çatışmasına yatkın olan hatta belki alâmet-i fârikası olarak bu kadro çatışmasının ele alınmasının zaruret olduğu[2] bizimki gibi devlet örneklerinde “sunûf-ı devlet”in nesil sosyolojisi yapılarak, iç yapısı ortaya konarak dönemlendirme yapmak daha anlamlı olacaktır. belki bu, cumhuriyet devrinde yaşanan radikal modernleşmenin bazı günahlarının gerçekte osmanlı devirlerinden tevarüs edildiğini de anlamamıza yardımcı olacaktır.

3) ferhat inan, türkiye’nin miladî takvime göre 2002 ile 2014 yıllarının “adalet ve kalkınma” başlığıyla kitabına alındığını söylüyor. bunu teyit etmek için bakınca, okuduğumuz edisyonlar (basımlar) arasında fark olduğunu anladım. benim okuduğum nüsha, iletişim yayınları’nın 2017’de çıkmış 34. baskısından. bu baskı, kitabın 2003’teki ingilizce 3. edisyonundan yapılmış bir tercümeden hazırlanmış. binaenaleyh adalet ve kalkınma partisi ile alâkalı değerlendirmeler, benim okuduğum nüshada oldukça mahdut. benim okuduğum nüshada, zürcher’e göre, 2002’deki siyasî değişim, 28 şubat 1997’deki “kemalist restorasyon”a karşı “islâmcıların geri dönüşü”dür. bugün daha net anlaşılıyor ki ne bir kemalist restorasyon olmuş, ne de islâmcılar geri gelmiş. edisyon, tercüme, baskı mevzuları açılmışken kitabın tercümesinin yetersiz ve çok basit tercüme hatalarıyla malûl olduğunu da söyleyelim. en azından, benim elimdeki baskıda böyleydi. okuduğum 34. baskı, yazarı tarafından üçüncü kez gözden geçirilip genişletilmiş edisyondu. üstelik önsöz’de yazarın dediğine göre ömer laçiner ve mete tunçay da kitabın türkçeye aktarılmasında yardımlarda bulunmuş, metni okumuş, değerlendirmiş, tenkitlerde bulunmuştu. fakat bunlara rağmen mütercim yasemin saner’in metninde birçok hata yaptığı görülüyor. meselâ “ne IMF’den ne de Dünya Bankası’ndan acil yardım gelmedi (sy. 449)”, “…demirel biraz daha ihtiyatlı bir tutumu benimsemekle beraber, sürekli ‘türklerin kardeşliği’ tekrarlıyordu. (sy.474)”, “erbakan, NATO ve AB’yle bağları zayıflatacak şekilde hareket etmedi ve muhtemelen gelmezdi de. (sy.474)”, “…270’lerin [1970’lerin denilmek isteniyor] sonunda türkiye’nin borcunun yarıdan fazlasını bu türden borçlanmalar oluşturuyordu… (sy. 385)” gibi anlatım ve imlâ bozuklukları bunlardandır. ayrıca “filistinli subaylar (sy. 453)” ibaresi tuhaftır, müesses bir devlet yokken FKÖ unsurlarının subayından söz etmek ne kadar anlamlı olabilir? bir başka tuhaf ifade ise şudur: “…yargısız infazlar (polis tarafından bildirildiğine göre, karşı koyan olan şüphelilerin vurulması)… (sy. 460)”. burada belki “karşı koyan olan” kelime grubunda gramatik olarak hata bulunmasa bile bunun türkçe olduğunu iddia etmek cesaret ister.
bütün bunlar bir kenara erik jan zürcher’in islâmiyet hakkındaki yetersiz bilgisi, dine dayalı sosyal yapılaşmaların dünyasını tanımamasıyla mütercim yasemin saner’in kendi dünyasına olan bigâneliği bir araya gelince hoş görülmez, yayınevi ve mütercim adına amatörlük ve beceriksizlik olarak kaydedilecek hatalar ortaya çıkıyor. zürcher “kökleri 2. meşrutiyet dönemine uzanan önemli bir islâmi hareket ise, bir kürt alimi olup, nakşibendi tarikatinin yenilikçi kanadına mensup olan said nursi’nin kurmuş olduğu nurculuk’tu (sy.198)” demektedir. zürcher’in ve türkiye’deki pek çok kimsenin said nursî’nin aslında nakşibendî olmadığını; ayrıca ahıskalı ali haydar efendi, abdülhâkim arvasî efendi gibi o devrin büyük nakşî şeyhlerince tenkit edildiğini bilmemesini anlayabiliriz. herkes her şeyi bilecek değil, böyle bir bilgisizlik bir dereceye kadar anlaşılır kanaatindeyim. fakat “bu, peygamber muhammed’in doğum gününde okunan mevlidin ve cuma ayinlerinin bütünüyle türkleştirilmesi gibi, devlet güdümündeki ilk denemelerden sonra başlatılmıştı (sy.284).” ifadesine ne demeli? o meşhur fıkradaki gibi dersek “ben bunun neresini düzelteyim?” bir kere “cuma ayini” tabirini mütercim yasemin saner’in bilmemesini, bunu editörün görmemesini, “metni okumuş olan (sy.9) mete tunçay’ın ve “metnin türkçesi için yapmış olduğu titiz çalışmasından dolayı (sy.9)” teşekkür edilen ömer laçiner’in böylesi basit ve temel konuları atlamasını nasıl anlamak lâzım? mevlid-i şerif’in okunmasının sadece mevlid gecesine mahsus olması iddiasını, zaten türkçe yazılmış olan mevlid-i şerif’in okunması için tertip edilen mevlid cemiyetlerinin nasıl “türkleştirilmiş” olduğunu mete tunçay ve ömer laçiner sormamışlar mı acaba? sabah ezanının sesini duymaktan duyduğu hınç ve nefreti günlüğüne kaydeden özdemir ince gibi islâm düşmanı olmadıkları kanaatinde olduğum için bu soruları soruyorum.

4) zürcher, musul meselesini[3] ele alırken, anakronik bir tavır içerisindedir: 1979’da bernard lewis’in başkanlığında toplanan bir siyonist kongrede[4] şekillenen ve daha sonra “büyük ortadoğu projesi” olarak işittiğimiz plana göre musul’un içerisinde olduğu bölgenin nüfûs yapısı bozularak “kürtleştirilmesi” hedefinin tarihî bir gerçeklik sanılmasına sebep olacak bir yorum yapmaktadır. zürcher’in tarihçiliğini lekeleyecek çarpıtma cümlesi şöyledir: “arap ve türk azınlıklarla beraber çoğunlukla kürtlerin oturduğu bu zengin petrol vilayeti. (sy.298)”. dünya sisteminin, bölgedeki kürdifikasyon çabalarıyla paralel tarzda birçok yorumu vardır ki pkk’yı kitap boyunca “gerilla” diye tesmiye etmesi başta olmak üzere tercih ettiği üslûp ve terminoloji de bunu teyit eder.   

5) erik jan zürcher’in, bilhassa, mevzu ettiği hadiseler günümüze yaklaştıkça değerlendirmelerinin maniplatif, oldukça tarafgir ve kendi ideolojik görüşünün baskın gelmeye başladığı da dikkat çeken bir husustur. sözgelimi, bugün türkiye’de kimi çevreler için alay konusu olan ve bir vitrin hareketi olarak değerlendirilen ahmet necdet sezer’in reis-i cumhurken kırmızı ışıkta beklemesi hususu zürcher’in kitabına müspet bir şekilde girerken hakkında onca yayın, demeç, haber olan sivas’taki madımak hadisesi bu tekzip, tenkitler okunmadan yazılmış. dönemin sivas belediye başkanı temel karamollaoğlu’nun ismi verilmeyip “islâmcı belediye başkanı” denerek tetikçi gazeteci üslûbuna gidilmiş, temel karamollaoğlu’nun tekzipleri hiçbir şekilde dikkâte alınmamış. ayrıca madımak hadisesi esnâsında aziz nesin’in belli bir maksada ve plana dayalı olduğu intibaı veren tahriklerinden hiç söz edilmediği gibi, aziz nesin’i ölümden kurtaran büyük birlik partisi’nden ve muhsin yazıcıoğlu’ndan hiç bahis açılmamış. bu unsurlar, hadisesinin tek boyutlu ele alınmasının imkânsızlığını gösteren hususlardır. zürcher, o kadar tarafgir bir tavır takınmıştır ki 12 eylül 1980 darbesinin gerekçesini açıklarken “genellikle, askerî müdahalenin temel nedeninin radikal dincilik tehlikesi olduğu düşünülmektedir. (sy. 387)” diyecek kadar kamuoyunun durumundan habersiz görünmektedir.

6) erik jan zürcher’in “pkk gerillaları” ve “ülkücü terörist” tabirlerini tercih etmesi onu bir akademisyenden çok dünya sistemi’nin basit bir memuruna çeviriyor. abd’de temsilciler meclisi’nin ülkü ocakları’nın terör örgütü olup olmadığının araştırılmasını onayladığı şu günlerde zürcher’in ideolojik yeri ve akademik kimliğini ortadan kaldıran tavrı daha bir belirgin oluyor. zürcher’i tarihçi tavrından uzaklaştıran tetikçi gazeteci üslûbundan bazı örnekleri buraya derc edelim:  “türkeş’in kanlı sokak çeteleri (sy.403), “yerel halkın çoğunun PKK’yı desteklediği ve gerillaların kolayca köy halkının arasına katılıp karıştıkları belliydi. (sy.455)” , “eski ülkücü terörist abdullah çatlı (sy. 462)”, “dikkat çekecek şekilde, sağcı ve MHP’li teröristlere dokunulmamıştı. (sy. 375)”, “sağcı sivillerin yeraltı örgütü olan ‘kontragerilla’nın rol oynadığı anlaşılıyor. (sy.375)”, “sağcı mafyayla devlet arasındaki bağ (sy.460).”

7) kanaatimce zürcher’in kitabının en önemli özelliği istiklâl harbi’ndeki teşkilâtlanma ve muvaffakiyetin ittihadçılar sâyesinde gerçekleştiğini gösteren verileri ortaya koymasıdır. türkiye’deki ideolojik saptırmalar sebebiyle istiklâl harbi’nde ittihadçıların rolü hakkıyla işlenmiş değildir. esasen, zürcher’in “millî mücadelede ittihatçılık” adıyla müstakil de bir kitabı vardır. benim elimdeki baskının 213. sayfasından “ittihatçı yeraltı örgütü” başlıklı bölüm bilhassa bahsettiğim hususları ortaya koymaktadır. 213. sayfadan iktibas: “yeraltı örgütünün önce eski başkomutan ve sadrazam ahmet izzet (furgaç) paşa’yı başvurduğu anlaşılıyor. paşa ittihatçı olmamakla beraber, ittihatçıların ateşli bir yurtsever olarak gördükleri ve itimat ettikleri bir kişiydi. anlaşma olmayınca, önde gelen karakol mensupları mustafa kemal paşa’ya (atatürk) başvurdular.” 

zürcher’in kitabına dair daha birçok not düşülebilir. ben şimdilik bunlarla iktifa edeceğim.

mehmet raşit küçükkürtül

[1] celâl bayar: “her şöyden önce ittihatçı”, öner buçukcu, sy.32, türkiye notları dergisi, sayı: 11, mayıs-haziran 2020
[2] osmanlı klasik dönemindeki devlet bürokrasisi arasındaki mücadelenin izlerini siyasî tarih içerisinde tespit eden bir eser için bkz. osmanlıda paşalar ve padişahlar (1421-1520) [sultanların gölgesinde iktidar mücadelesi], kasım bolat, ötüken neşriyât, istanbul 2020
[3] bu hususta iyi bir makale için bkz. “musul meselesi güncellenirken arşiv’e bakmak: milletler cemiyeti’nin 20 ağustos 1925 tarihli musul raporu üzerine”, mehmet akif okur, yeni türkiye dergisi “mîsâkı millî özel sayısı”, ocak-şubat 2017, sy. 938-944
[4] bu kongre hakkında bkz. “osmanlı vilayetleri”, ismet özel, şairin devriye nöbeti/2. cilt (bileşenleriyle basit), şûle yayınları, 1. Baskı – eylül 2009, sy.137-139

DİĞER YAZILAR

3 Yorum

  • Feyyaz Kandemir , 13/10/2021

    Dikkatlerimizi uyandıran bir yazıyla özlediğimiz Mehmet Raşit Küçükkürtül geri döndü. Mütemadi olmasını diliyorum.

    • üstad muharrem cezbe , 14/10/2021

      feyyaz efendi evlâdım,
      maharet iltifata makale telifâta bağlıdır.
      dualarınızı reca ederim.
      vesselâm.

    • Feyyaz Kandemir , 14/10/2021

      Üstadım hak söylediniz, Edebifikir uğruna telef olsak da telif alamıyoruz. Gerçi İstanbul’da yaşayan Edebifikir yazarlarının hususî ikramlarla gönülleri hoş ediliyor fakat sizin ihmal edilmeniz kabul edilebilir bir hata değildir. Sulhi Ceylan evladınız gerekeni yapmalıdır. Dualar müşterek, hürmetlerimle.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir