Paris Sadece Âşıklar Şehri Değildir

Türk Düşüncesi ve Ahmet Haşim’de Paris Algısı

İstanbul, malum olduğu üzere Osmanlı’nın son iki asrında da pâyitahttı. Pâyitaht; tahtın bulunduğu, hanedanın yaşadığı şehir. İstanbul, siyaseten bu başat konumuna rağmen, düşünce anlamında bu kadar önde görülmüyordu. Nitekim Osmanlı aydını için Paris, 89’dan itibaren, tedrîcen daha seçkin bir pozisyona erişti. Paris’in düşünce mahfilleri, Osmanlı aydınını İstanbul’un siyaset viranelerinden daha çok alâkadar ediyordu.

Elbette bu noktada Osmanlı aydını, alacalı bir görüntü veriyordu. Söz gelimi 1803-1806 arası Paris büyükelçisi olan Mehmed Said Halet Efendi, mektuplarında bu kâfir memleketten sağ dönebilmek için dua ister ve Paris’e gelmesine rağmen boyuna övülen “Frengistan”ı göremediğini söyler.[1] Ancak bu tahkir içerikli mektuplar dahi şehrin düşüncedeki merkezi konumunu işaretlemiş olur. Zamanla muzaffer olan reform yanlıları bakımından ise şehrin ve Avrupa’nın güzide çağrışımları daha belirgindir. Nitekim onlar başkenti Paris olan bu tılsımlı kıtaya gidenleri bir tür “Promete” kabul ediyorlardı. Bu yakıştırmayı Tevfik Fikret, aynı isimli şiirinde yapar. Şaire göre, Tıpkı Prometheus’un tanrılardan ateşi çalışı gibi oğlu Halûk da Avrupa’dan “dehâ-yı nâr”ı getirecektir.

Osmanlı, Fransız İhtilâli ve bu ihtilâl yüzünden Batılı devletlerin Fransa’ya karşı takındıkları tavır dolayısıyla Fransa’ya mesafeliydi.[2] Ancak dünya konjonktürü değiştikçe ve padişahın siyaset terazisinde sıkleti düştükçe Paris’in çağrışımları da dönüştü. Süreç içerisinde Paris, Türk aydını için âdeta “Haremeyn’in dördüncüsü” payesine erişti.

Osmanlı’nın ilk elçiliklerinden birisi Paris’e açıldı. Meşhur Orient-Express, Paris ve İstanbul arasında gidip geldi. Yeni Osmanlı ve Jön Türk hareketleri, matbaalarını bu şehre kurdu. Bu sonuncu hamleler, Paris’te bilenen düşünceyi uzun bir süre Türk düşüncesine eklemledi. Çünkü bu hamlelerle birlikte “hürriyet”, sokaklaştı, caddeleşti ve Paris ile aynı şey oldu. Mesela Yahya Kemal henüz on dokuz yaşında Paris’e firar etmiştir ve bu şehri sevme sebeplerinden birisi olarak Jöntürklük’e işaret etmiştir.[3]

Paris’e ilişkin olumlu düşünceler Cumhuriyet döneminde de sürmüştür. Örneğin Cemil Meriç, “Paris benim de rüyalarımın şehri.”, “Bütün uzak beldeler gurbet benim için. Yalnız Paris vatan, kafamın vatanı. Ama gönlümle bu topraklara bağlıyım.”[4] der. Bu şehir sahip olduğu düşünce sermayesi ile Türk aydınının tecessüsüne kıble olmuştur.  

Ahmet Haşim de Paris sevdalılarından biridir. “Bir Seyahatin Notları”, 1928 senesinde çıktığı Paris gezisini konu edinir. Haşim, ilkin bu seyahate neden çıktığını kendisinin de bilmediğini söylese de şehre ilişkin kısaca çerçevesini çizdiğim vaziyetten nasibini almış olsa gerektir.

Nitekim şehre dair tasvir ve düşünceleri, onun bu seyahatten pişmanlık duymadığını gösterir. Mesela şehrin Hamit’ten ödünç aldığı şu mısraları hatıra getirdiğini söyler:

“Darü’t-talimler, rasat-gahlar 
 Sonra birçok measir-i daniş ilh…”

Yani Paris bilim ve sanatın, bina ve eserleriyle süslenmiş bir şehirdir. Bu durum Haşim’de hayranlık uyandırır. Haşim’in şehre olan sevgisi yer yer öyle bir noktaya varır ki, bir annenin yavrusundaki kusurlara kör oluşu gibi olmayacak şeyleri mâzur görmeye başlar. Söz gelimi, Paris’te kayıtlı fahişe sayısının dört yüz bin olduğunu resmî bir makamdan öğrendiğini söyler ve bu sayıyı az bulur. Bu düşüncesini Paris’in “nüfusu dört milyona baliğ muazzam bir medeniyet merkezi” olmasına bağlar (italikler bana ait).[5] Paris’in iradesiz yabancılar için fuhuş ve rezalet girdabı olabileceğini söyler[6]. Bu sebeple gençliği korumak için ayrı bir darülfünun mahallesi tesis edildiğinden övgüyle bahseder.

Haşim, seyahatinde fikir ve edebiyat sohbetlerine de katılır. Bunlardan birinde Doktor Lacan adında bir Fransız psikanalist ve psikiyatrist ile Fransız edebiyatına dair konuşur. Bu sohbette Kübizm, Dadaizm, Empresyonizm, Fütürizm ve Sürrealizm akımlarından bahsedilir. Ayrıca Haşim’e göre Paris, sadece bilim ve sanatta değil temizlik bakımından da takdir edilecek bir noktadadır. Paris, Müslüman taharetlerinden bihaber olsa da, güzel kokuların memleketidir[7].

“Bir seyahat daima alışılmış hayatın düzlüğü haricinde, fevkalade maceralar fikrini istilzam eder.” der Haşim.[8] Ancak ona göre bu bir vehimdir. Nitekim seyahate çıkıldığı vakit görülür ki bambaşka olduğu zannedilen âlemler aslında birbirlerinden pek de farklı değildir. Haşim, bu kanaatiyle, kendi seyahatini de sıradanlaştırır. Fakat şunu belirtmem gerekir ki yalnızca kendi ülkelerinin değil bir medeniyetin de başkenti olan şehirlere seyahat etmek, bizâtihi entelektüel bir maceradır. Bu anlamda Türk aydını, hangi saiklerle yolculuğa çıkmış olursa olsun dünyanın en maceraperest insanıdır. 

Ferhat İnan

[1] Bernard Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu, trc.: Boğaç Babür Tuna, (Ankara: Arkadaş Yayınevi, 10. Baskı, 2018), s.97.
[2]Stanford J. Shaw, Sultan ııı. Selim, trc.: Hür Güldü, (İstanbul: Kapı Yay., 1. Basım, 2008), s.253.
[3]Yahya Kemal, Çocukluğum Gençliğim, Siyâsî ve Edebî Hatıralarım, (İstanbul: İstanbul Fetih Cemiyeti, 10. Baskı, 2020), s.90. 
[4]Cemil Meriç, Jurnal, (İstanbul: İletişim Yay., 31. Baskı, 2020), Cilt 1, s.105.
[5] Ahmet Haşim, Bize Göre, (İstanbul: Can Yay., 1. Basım, 2020), s.79.
[6]Ahmet Haşim, a.g.e., s.91.
[7]Ahmet Haşim, a.g.e., s.96.
[8] Ahmet Haşim, a.g.e., s.98.

DİĞER YAZILAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir