Toprak Ana

Künye: Toprak Ana, Cengiz Aytmatov, Çeviri: Refik Özdek, Ötüken Neşriyat, Ağustos 2015, İstanbul.

***

İnsanın çok büyük bir mutluluğa ihtiyacı yoktur Tolgonay. Bir çiftçi için mutluluk, kendi tarlasını sürüp ekmek ve ürün almaktır. (Sf. 13)

Çocuksu gözlerinde ise öyle bir acı vardı ki bu acıların hemen o sabah onu erkekleştirdiğini, çocukluktan çıkarıp olgunlaştırdığını da anladım. (Sf. 36)

Telaşlanacak ne vardı bu karıncalar için, rahat rahat çalışsaydılar ya! Ama, savaş olmasaydı ben onlara imrenecek miydim? Böyle düşününce biraz utandım. (Sf. 39)

Halk bir denizdir, derin yeri de vardır, sığ yeri de… (Sf. 42)

Sabahtan akşama kadar kolhozda geçiyordu günümüz. Konuştuğumuz tek konu da savaş idi. Ne oluyordu, ne olacaktı? Şimdi her evde herkesin dört gözle beklediği kişi postacıydı. (Sf. 47)

Ben, yıldırım hızıyla geçen pencerelerden gözümü ayıramıyorum. Eğer Maysalbek oradaysa ve ben görmeden geçip giderse, diye, yüreğim hop inip hop kalkıyordu. Raylar, kaçan tekerleklerin altında inim inim inliyor, oğlum için kaygılar altında ezilen yüreğimi de inim inim inletiyordu. (Sf. 58)

Allah hiç kimseye demir rayları kucaklatmasın, hiç kimsenin başını traverslere vurdurtmasın. (Sf. 62)

Bir insanın kaderi, dağdaki patika gibidir: Bazen çıkar, bazen iner, bazen de dibi görünmeyen bir uçurumun başına gelip durur. (Sf. 70)

Demiri nasıl tavında dövmek gerekiyorsa, çekiç darbelerini nasıl soğutmadan indirmek gerekiyorsa, her kelimeyi de öyle tam zamanında söylemek gerekiyordu. O anı geçirince söz soğuyor, katılaşıyor, insanın yüreğine taş gibi oturuyor ve bu ağırlığı kaldırıp atmak hiç de kolay olmuyordu. (Sf. 75)

Nüfusu kalabalık ailelere gittiğimiz zaman, karınları balon gibi şişmiş, benizleri sapsarı, kolları ipince ve bir lokma ekmek umarak sessizce bakan çocukları görünce yüreğimiz parçalanıyordu. Eğer bana o zamanlar “Haydi, sen de cepheye git ve öl, o zaman savaş bitecek ve çocuklar da aç kalmayacak” deselerdi hiç tereddüt etmeden giderdim cephede ölmeye. Böylesine acıkmış çocukların o bakışlarını bir daha görmezdim. (Sf. 78)

Aliman’a hiçbir şey söylemiyor, konuşmuyordum. Benim ona söyleyebileceğim kelimeler de ufukta, sağnak sağnak boşanan bulutlarda idi: Parlak, gür ve apaçık olarak. (Sf. 100)

O yıl sonbahar çok yağmurlu geçti, uzun sürdü. Yağışsız bir tek gün geçirmedik diyebilirim. Aliman da, tıpkı sonbahar gibi, günden güne daha asık suratlı oluyordu. (Sf. 120)

Lokmamı yutarken gözyaşlarımı tutamadım: “Ekmek ölümsüzdür, iş de ölümsüzdür!” dedim içimden. (Sf. 133)

Aktaran: Muhammet Emin Oyar

 

DİĞER YAZILAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir