Varolmanın Boyutları

Varolmanın Boyutları, (Tasavvuf ve Vahdetü’l-Vücûd Üzerine Yazılar), William C. Chittick, İnsan Yayınları, 8.Baskı, 2020, İstanbul.

***

Son beş yüzyıl boyunca, Batı, akla ve rasyonelliğe son derece ayrıcalıklı bir yer vermekle manevî bir intihar (cinayet) işlemiştir. (Sayfa 9)

Sûfîler, kendilerine kulak verenlerin Allah’ın halktan sadece gâip değil, aynı zamanda hem âlemde, hem de insanın ruhunda hâzır ve nâzır olduğunu unutmalarına asla izin vermezler. Bu ilâhî hazret insanlardan derûnî taleplerde bulunur ve bu taleplerin hiçbirinin bilim, teknoloji ve siyasetle -bu sözcüklerin modern anlamlarıyla- alıp vereceği hiçbir şey yoktur. Mutasavvıflar, Allah’ın bizden istediği tek şeyin ruhumuz olduğuna işaret ederler; dolayısıyla bizi, ruhlarımızı O’na vermekten alıkoyan her şey, basitçe, bir yanıltma ve yoldan çıkarmadır. (Sayfa 12)

Bugün İslam dünyasında yaşanan çok sayıda trajediden biri, Müslüman aydınların büyük bir çoğunluğunun İbn Arabî’yi, kolayca bir kenara itilebilecek sadece bir isim olarak tanımalarıdır. “Ha… evet,” derler, “Vahdetü’l-vücûd…” ; sanki yüzlerce cilt tutan yoğun, bilgi yüklü, derin ve büyüleyici kitap ve risalelerinde İbn Arabî sadece, “Vûcûd birdir” diyormuş gibi,  ve sanki binlerce sayfa tutan yazılar saçma sapan şeylermiş gibi. (Sayfa 12)

Allah’ı bilme ömür boyu süren bir iştir; hatta daha da ileride bu ebedî, sonu gelmeyen bir yolculuktur; çünkü bu öte dünyada da devam eder. Sonsuz olan sonlu tarafından asla tam bir biçimde bilinemez; öte dünyadaki sonu gelmez mutluluğun sırrı da burada yatar. Cennet’teki varoluşun her ânı, Allah’ın gerçekliği ile yeni bir ilişki ve yeni bir bilgi meydana getirir; dolayısıyla bu yeniden bahşedilen armağanlar da kulun neşe ve huzurunu arttırır. (Sayfa 28)

Zaten insanların, Allah’ın rahmet ve şefkatine imanlarını ilham eden kelâm değil şiirdir. (Sayfa 31)

“Çağdaş dünyanın en kötü ve zararlı hatalarından biri, modern bilimsel bilgi ve onunla birlikte gelen teknolojinin meşrû ve tarafsız olduğu görüşüdür. (Sayfa 32)

İslâmî olan modern bir siyasî yapıya sahip olmak mümkün mü, değil mi? Bence eğer ‘modern’ ve ‘İslamî’ terimlerini ciddi bir biçimde ele alacak olursak, değil. Ancak bunları gevşek bir biçimde tanımladığımız sürece, çeşitli uzlaştırma dereceleri mümkün olur. Ancak, Müslümanlara düşen, bunların uzlaşmakta olduklarını ve Allah’ın bu uzlaşmadan kesinlikle razı olmayacağını bilmektir. (Sayfa 33)

Ulûhiyeti, eşyadaki birleştirici nitelikleri kavramaktan aciz olan bilim, ister istemez gittikçe artan bir çokluk ve çözülme ortaya çıkarır: bütünleşme şöyle dursun, insanın belki de bilmesi mümkün olmayan malumât dağları. Rasyonalite yeni bir Babil Kulesi dikmiştir. Bilim adamları ve âlimler birbiriyle iletişim kuramamaktadır; çünkü ortak bir dile sahip değildirler. (Sayfa 35)

Akıl bölerek, ayırarak ve çözümleyerek iş görür. O, temelde indirgemecidir; çünkü bütünleri alır ve onları parçalara dayanarak izah eder. Bütününü göremez; çünkü yapısı gereği böler ve tahlil eder. (Sayfa 35)

Eğer Müslümanların, Müslüman olarak kalmaları ve ikinci sınıf bir Batılı olmamaları gerekiyorsa, kendi geleneklerinin kaynaklarına dönmekten başka seçenekleri yoktur. (Sayfa 39)

İnsan Allah’ın güzelliğini tanıdığı ölçüde O’na doğru cezbedilir. Buna karşılık insan, Allah’ın Celâlini gördüğü ölçüde de, korku ve huşu içinde O’ndan geri durur. Ama Celâl Cemâl’in zıddı değil tamamlayıcısıdır. Celâl’de Cemâl, Cemâl’de ise Celâl vardır. Özellikle ilâhî Cemâl’de. Dahası, son söz Cemâl’indir. Çünkü, “Allah’ın rahmeti gazabından önce gelir.” Cemâl ve Rahmet sıfatları gerçekliğin temel belirleyicileridir. (Sayfa 40)

Modern bilim, insanın, ruhanî vasıtaları ya da ilâhî hidayetten yardım görmeden, tek başına insanı ve âlemi yöneten yasaları anlayıp kavramaya muktedir olduğunu iddia eden bir metafiziksel sistemdir. (Sayfa 65)

Geleneğe bağlı bir Müslüman tarafından kaleme alınan her kitaba “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla” başlandığı gibi, herhangi bir tartışmaya da Allah ile başlamak İslâm düşüncesinin temel özelliğidir. (Sayfa 76)

Hz. Âdem’i büyük kılan şey, emanetin yükünü taşımış olması olgusudur. Sem’ânî’ye göre emanet, Allah sevgisidir. Aşkın esrarını yalnız Âdem biliyordu; çünkü onun varoluşunun altında yatan sebep aşktı. Hz. Âdem ayrılık acısını ve şiddetini tadıncaya kadar aşkının uslanamayacağını ve güç kazanamayacağını biliyordu. Bu yüzden yasak meyveyi yedi. (Sayfa 98)

Zaman, mekân, oyunlar, etkiler, izler, biçimler, var olan şeyler ve bilginin nesneleri bütünüyle gözünden düşmelidir. Eğer bunlardan herhangi bir eteğine yapışırsa, “özgürlük” adı size ilişmez. Özgür olmadığınız sürece asla Allah’ın gerçek kulu olamazsınız. (Sayfa 99)

İnsanlar kendilerinde varlık ve bağımsızlık buldukları ve kendilerini olumlu ve iyi gördükleri sürece Allah aşkından boş olacaklardır. Hz. Âdem’in aşkının sırrı, kendisini bir hiç olarak görmesinde yatıyordu. Bu husus, sûfîlerin kendi mesleklerine niçin “yoksulluk” (fakr) yolu dediklerini izah etmemize de yardımcı olur. (Sayfa 101)

Dosdoğru bir okun eğri bir yaya ihtiyacı vardır. Ey kalp, dosdoğru bir ok gibi ol! Ey nefs, eğri bir yay kesil! (Sayfa 104)

Her insanın düşünce ve eyleminin derinliklerinde inanç yatar. Kısaca, İbn Arabî’ye göre, “inanç” kaçınılmaz bir şeydir; çünkü o insan bilincinin ortaya koyduğu bir sonuçtur. (Sayfa 128)

Vahiy tümeldir (evrensel); çünkü onun gayesi, hangi şekle bürünürse bürünsün, bireyi sınırlamalardan kurtarmak sûretiyle, insanî kemâl ve mutluluğu meydana getirmektir; şehadet, yani “Allah’tan başka tanrı yoktur” tüm inançlarımızın, vahiy tarafından sonsuza çevrilmedikleri sürece sınırlamalar olduğu, dolayısıyla aşılması gereken tanrıcıklar oldukları anlamına gelir. (Sayfa 136)

Aktaran: Mücahit Emin Türk

DİĞER YAZILAR

16 Yorum

  • Limonlu Pop Kek , 19/07/2022

    Çekirdeklerimizi aldık, yorumları okuyoruz.

    • Çendan , 19/07/2022

      Bu mevzu okumaktan ziyade dinlemekle daha bir aşinalık kazanılıyor.Okumak karmaşık geliyor, en azından bana :)) Ekrem Demirli’nin derslerini tavsiye ederim. (Bilhassa Sadrettin Konevi’nin kitabından yaptığı Fatiha tefsiri.) Vahdeti vucut nasıl bir dunya görüşü sunuyor usul usul dinleyerek hayatımıza aksettirebiliriz

      Şimdilik şu kadarında fikir birliği sağlayabiliriz belki ;)

      “Vahdet-i Şuhud, Vahdet-i Vücud’a bir çözüm değildir. Bizim ilâhîyat uzmanlığımız yeteri kadar gelişmediği için, bu meseleler anlaşılamamıştır tabiî ki. Modern kavramlarla anlatırsak, Vahdet-i Vücud bir teoridir, Vahdet-i Şuhud ise bir teorinin bozulması üzerine kuruludur. Vahdet-i Vücud çok önemli bir sistemdir ve Allah-insan ilişkisi, Allah-doğa ilişkisi, insan-insan ilişkisi, iyilik-kötülük, ahlâk ve bunun gibi kavramların hepsini içerir; ve İslâm tefekküründe ortaya çıkmış en büyük düşünce sistemidir, Vahdet-i Vücud. Vahdet-i Şuhud ise, tasavvufun kelâm ve fıkıh ilimlerinden bağımsızlığını reddeder. Zaten bakıldığında da İmam Rabbanî’nin geleneğinden gelen Nakşîbendilik ve özellikle Hâlidiye kolu, medrese tipi bir tasavvuf anlayışını sürdürdüler. Okullarında, tekke ve dergâhlarında kelâm ve fıkıh kitapları okuttular, tefsir kitapları yazdılar vesaire… Dolayısıyla tasavvufu fıkıh ve kelâmdan farklı ve bağımsız olarak görmediler. Bu durum Hindistan’ın o dönemki şartları için meşrudur; fakat İslâm’ın evrenselliği açısından yeterli değildir.

      ….Bu tür görüşler var ama bir de İmam Rabbanî üzerinden İbn-i Arabî’yi frenlemek isteyen, terbiye etmek isteyen gruplar var, bu doğru bir şey değil.

      Prof.dr Ekrem Demirli

  • pireydi deve oldu , 19/07/2022

    ey sulhi ceylan sessizliğini koruyacak mısın? yoksa mücahit emin türk’e meseleyi aydınlatması için bir yazı mı ısmarladın?

  • yamalı bohça , 18/07/2022

    ibn arabî’nin eserlerinde “vahdet-i vücud” kavramı yoktur. bu kavram, ibn arabî’nin eserlerini okuyan ibn teymiyye’nin onu eleştirirken ortaya koymuş olduğu bir kavramdır. ibn arabî’nin eserlerinde geçen kavram “vahdet-i şuhud”tur. ibn arabî vahdet-i vücüd’a kavram olarak değil mana yönüyle yer vermiştir. ancak vahdet-i vücud kavram olarak ibnu’l arabî’ye nisbet edilir genelde.
    bu mesele hususunda sulhi ceylan’dan bir yazı veya yayın bekleriz.

    • seda , 18/07/2022

      Yazdıklarınız hatalı.

      “Terimin İbnü’l-Arabî tarafından kullanılmamış olduğu hususunda neredeyse aynı görüşü paylaşan araştırmacılara göre vahdet-i vücûdu İbnü’l-Arabî’nin düşüncelerini anlatmak üzere onun takipçileri ve şârihleri tarafından geliştirilmiştir.”

      https://islamansiklopedisi.org.tr/vahdet-i-vucud

    • yamalı bohça , 18/07/2022

      kayıtlarda geçen iki şahsiyet var, “ibn arabî” ve “ibnu’l arabî” olmak üzere. birbirine sıkça karıştırılır ve aslı ibn arabî’dir. hatta sonda ben de sehven yanlış yazmışım. bunu belirttikten sonra devam edeyim.

      ilk olarak ibn teymiyye ibn arabî’nin görüşlerini tenkit ederken “vahdet-i vücud” kavramını geliştirmiştir. daha sonra ibn arabî’nin takipçileri de bu ifadeyi kullanmışlardır. bunu kullanırken de ibn teymiyye merkezli kaynağı es geçerek, kavram olarak ibn arabî’ye nisbet etmişlerdir. sanki ibn arabî’nin bizzat ortaya koyduğu bir kavrammış gibi. yani takipçileri kendi oluşturmuyor bu kavramı, ibn teymiyye’den iktibasla kullanıyorlar…

      bununla birlikte kavram olarak değilse de içerik ve mana yönüyle ibn arabî’nin vahdet-i vücud’tan bahsettiğini belirttim zaten.

      bu konuda daha detaylı okumalar yapmak adına mahmut erol kılıç’ın araştırma, makale ve kitaplarına başvurabilirsiniz.

    • seda , 18/07/2022

      Hatada ısrar…

      Mahmut Erol Kılıç: “Vahdet-i vücûd tabiri, bilinen terim mânasına yakın anlamıyla ilk defa Sadreddin Konevî ve daha sonra da talebesi Saîdüddin el-Fergānî tarafından kullanılmıştır.”

      https://islamansiklopedisi.org.tr/ibnul-arabi-muhyiddin

    • yamalı bohça , 18/07/2022
    • Ce , 19/07/2022

      Kitap 400 sayfa. Notların devamı yayımlanacak olursa belki(!) konu aydınlığa kavuşur.

    • Çendan , 19/07/2022

      William Chittick “vahdet-i vücûd” kelimesini bir ıstılah olarak ilk kullananın İbn Arabî’nin doğrudan müridi olan Sadreddîn Konevî’nin öğrencisi Saîduddîn el-Fergâni olduğunu; Konevi’nin bu terimi çok nâdir kullandığını haber vermektedir. Ancak İbni Arabî bu terimi kullanmasa da bu terime lafızca çok yakın olan “vâhide fi’l-vücûd”( vücudda bir) ibâresini kullanmıştır. (Sy:93)

      Ibni Arabî’de Sembolizm

      Tahir Uluç

    • seda , 19/07/2022

      yorumdaki diğer hata…

      Vahdet-i şühud İbn Arabi hazretlerinin kullandığı bir tabir değil.

      “Vahdet-i vücûda yönelik en önemli eleştiri tevhid anlayışını “sâlikin varlıkta birliği, gördüklerinde yalnız Allah’ı görmesi” anlamındaki “vahdet-i şühûd” ile ifade eden İmâm-ı Rabbânî’den gelmiştir.”

      https://islamansiklopedisi.org.tr/vahdet-i-vucud

    • yamalı bohça , 19/07/2022

      bir yanlışım varsa -ki yanılmak insana mahsus- bunu kabul etmeyecek değilim. bu mesele için ortada nevi kaynaklar var.

      öncelikle şunu söylemeliyim ki bir mevzuda ortada çeşitli araştırmalar ve kaynaklar olabilir. bu illa bir kaynağın doğru olacağı anlamına da gelmiyor. bilgi zamanla değişebilen ve yanlışlanabilen bir şey neticede.

      yukarıda mahmud erol kılıç’tan nakille aktardığınız yorum ile benim paylaştığım mahmud erol kılıç’ın sözlü ifadelerinin yer aldığı videonun birbiriyle çelişmediği kanaatindeyim.
      mahmud erol kılıç “bilinen terim manâsına yakın anlamıyla ilk kullanan” diyor yazıda. terimi ilk ortaya atan ibn teymiyye, bu kavrama yakın manasıyla ilk kullanan (ibn arabî’nin takipçileri) ise sadreddin konevî ve talebesi saîdüddin el-fergânî. videoda kavramın ilk defa ibn teymiyye tarafından kullanıldığını söyleyen mahmud erol kılıç, tdv islâm ansiklopedisi’ndeki yazısıyla çelişmiyor yani.
      kullanıcılardan “çendan” tahir uluç’tan şunu aktarmış: “William Chittick “vahdet-i vücûd” kelimesini bir ıstılah olarak ilk kullananın İbn Arabî’nin doğrudan müridi olan Sadreddîn Konevî’nin öğrencisi Saîduddîn el-Fergâni olduğunu; Konevi’nin bu terimi çok nâdir kullandığını haber vermektedir.” tahir uluç kaynaklı bilgide kavramı ilk kullanan talebe fergânî, islâm ansiklopedisi’ne göre, ilk kullanan sadreddin konevî ve daha sonra ardından talebe fergânî. bakın bu iki bilginin çeliştiği bir nokta var ve bu girişte bahsettiğim bilginin değişebilir ve yanlışlanabilir olmasıyla ilgili bir durum.

      ve bu yorumunuzda vahdet-i şühud’a dair söylediklerinize gelecek olursam, bu kullanımı imâm rabbânî’nin kullanması ibn arabî’nin kullanmadığı anlamına gelmez. keza ben ilk veya tek kullanan ibn arabî demedim.

      eleştirel düşünme için amerika’yı keşfetmeye gerek yok bir miktar mantık bilmek, biraz da türkçe’ye hakim olmak kafi.

    • seda , 19/07/2022

      Madem öyle ilk yorumunuzda yazdığınız “ibn arabî’nin eserlerinde geçen kavram “vahdet-i şuhud”tur.” cümlenize bir kaynak gösterin. Ya da hatanızı kabul edin.

    • yamalı bohça , 19/07/2022

      videoda o da geçiyor. ki bir sonraki yorumumda ayrıca mahmud erol kılıç’ın araştırmalarına bakabilirsiniz demiştim.
      bununla birlikte ben bu konunun aslını merak edip sulhi ceylan’dan bir dönüt beklemiştim. bir yazı olur, yayın olur. çünkü kesin doğru demiyorum ve şu anki düşüncem buysa da değişime açığım. siz meseleyi gerçekten merak ediyorsanız bizzat ibn arabî’nin eserlerini de okuyarak orada ne geçiyor ne geçmiyor öğrenebilirsiniz beni yanlışlamakla vakit kaybetmek yerine.

    • Çendan , 19/07/2022

      “Vahdeti vucud” çok güzel bir kavram değil mi? Bu guzel kavramı,Ibn Teymiye gibi şedit bir muarrızın literatüre kazandırdığını sanmıyorum. Bu şedit çarpışmadan “vahdet” “vucud” gibi kelimeler doğar mı?Tarih boyunca hangi tasavvuf karşıtlığından guzel, kıymetli kavramlar doğmuş ki?

    • yamalı bohça , 19/07/2022

      alimlerin farklı görüşleri düşüncelerin gelişmesi hususunda önem arz ediyor. dönemin şartlarına göre düşünmek gerek. belki bizim bu zamandan onları tam olarak anlamamız mümkün olmayabilir.
      birçok âlim birbirini tenkit etmiş. hatta bazen çok ağır ithamlar söz konusu, bunları kaynaklardan okuyoruz. bazen kalbi muhabbetimizin daha yakın olduğu kişiler de bu günümüzden bakınca yanlış düşünebiliyor bazı meseleler için. bu günün insanına bir şeyler düşüyorsa, o da adaletli olmak sanırım. bu söylediklerimi ibn teymiyye bazında söylemedim. genel olarak durum böyle. bizim belli bir görüşe yakınlığımız varsa da ve mesela ibn teymiyye tasavvuf karşıtlığında yanılgı içindeyse yine de onun düşünceleri de bizim için önemli. alimleri kınamak hususunda kendimi geri tutmaya çalışıyorum, bu sebeple belirtmek istedim.

      ibn teymiyye bu kavramı ortaya koyarken sırf kendi bilgi birikimi ile yapmıyor bunu. ibn arabî’nin anlattıklarından yola çıkarak “vahdet-i vücud’çu bunlar” diye eleştiriyor. ve böylelikle vahdet-i vücud’u kavram olarak kullanmış oluyor.
      yukarıda siz de tahir uluç’tan bir aktarma yapmışsınız. ibn arabî bu kavrama yakın olarak “vahide-i fi’l -vücud” diyor. bizim tartıştığımız mesele ise kavram olarak kimin ortaya koyduğuyla ilgili.

      en başından beri yazdıklarım ibn teymiyye savunuculuğu yapıyorum olarak anlaşılmış olabilir. ben sadece bir meselenin aydınlığa kavuşmasını istedim. kaldı ki yazdıklarımdan böyle bir şey anlaşılmaması gerekir, ancak insanlar niyet okuyuculuğu yapabiliyor. -bu sözümü de üstünüze almamanızı isterim, kendimi açıklama ihtiyacı duydum sadece-

      suçlayıcı bir tavır yerine, fikir alışverişine olanak sağlayan yorumunuz için teşekkür ederim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir